sirius
her yer sarı kırmızı
24 Temmuz 2012 Salı
Futbolda Yabancı Kısıtlaması Kalkmalı mı ?
Başlıktaki soru uzunca bir süredir tartışılıyor. 5 yabancı, 6 yabancı, 6+2, 6+2+2 derken 6+2+sınırsız şeklinde devam ediyor yabancı sınırlaması kuralı. Seneye de ilk 11 içerisinde 5 yabancıya düşecek. Bu kısıtlamanın tarafında ve karşısında olanların kendine göre haklı gerekçeleri var. Ben şu son iki seneye kadar milli takımı etkileyeceğini düşündüğümden yabancı sınırlaması uygulamasının devam etmesi gerektiğini düşünüyordum. Fakat artık çok net bir şekilde söylüyorum, bu kısıtlama ortadan kalksın.
Fikrimin değişmesine yol açan ilk etken yerli futbolcuların yeteneklerini aşan yıllık ücretleri. Birisi bana sadece yetenek ve takıma katkı kıstaslarıyla Necati Ateş'in nasıl yıllık 1.100.000 euro garanti ücreti hakettiğini lütfen açıklasın Ya da Sercan Yıldırım'ın 700.000 euro'sunu. Aynı örnekleri Fenerbahçe'den de Beşiktaş'tan da verebiliriz ki yukarıdaki fotoğrafta yer alan futbolcular bu durumu özetliyor aslında. İkisi de boşta olan oyunculardan neden Fenerbahçe Sivok'a 1.200.000 euro'ya imza attırmak varken Egemen Korkmaz'a yıllık 1.750.000 euro'ya imza attırıyor? Bunun nedenini yabancı sınırlaması dışında rasyonel bir biçimde açıklamak pek mümkün değil. Bu mecburi tercihlerin futbolcu maaşlarında neden olduğu kaynak israfı büyük kulüpler için senelik kabaca 3-4 milyon euroyu bulabilir ki bonservisten edilen zararlara hiç girmemeyim. (Bkz: Sercan 3 Milyon €, Özer 4 Milyon €, İsmail Köybaşı 5,5 Milyon €)
Yabancı sınırlaması kalksın dememin ikinci nedeni ise "Milli Takım'a zarar veriyor" argümanının saçmalığını geç de olsa fark etmem. Daha ne kadar kötü oynayabilir ki bir milli takım. Kaldı ki her takımın 6 yerli oynatmak zorunda olduğu bir ortamda, yerli futbolcuların çoğunun kendilerini geliştirmek için ekstra bir çaba sarf etmediğini de görüyoruz. Üç büyüklere kapağı atan yatış pozisyonuna geçiyor. O zaman daha rekabetçi bir futbol ortamı yaratıp, yukarıda bahsettiğim kaynak israfını altyapı yatırımlarına yönlendirerek bir şeyler elde etmeye çalışmak, yabancı sınırlamasının Milli Takım'a sağladığı "yararlardan" daha gerçekçi duruyor.
Yukarıda yazılanlar aslında çoktandır söylenen ve genelde "yabancılar da yüksek maaş alıyor, ona lafınız yok" minvalinde yanlışlanmaya çalışan şeyler. Şu alakasız karşılaştırmaları kullanmayı artık ne olur bırakalım. Yanlış bir transfer anlayışı oluştuğu ve bu ne yazık ki Türk takımlarına yerleştiği için bundan sonraki her şeyi de yanlış mı yapalım arkadaşım ! Şu son Melo olayı da buna güzel bir örnek. Melo ile maaş konusunda anlaşmazlık çıkınca ilk gelen tepkiler " Riera'ya o kadar para veriliyor ya" oluyor. Gerçekten yanlışı yanlışla gerekçelendirmek bir tek bize mi mahsus merak ediyorum. .
2 Temmuz 2012 Pazartesi
Hayat Bayram Olsa
Uzun yazmak gerçekten zor iş. Cümle uzadıkça ve yazıdaki cümle sayısı arttıkça anlam ilişkisini bozmadan yazmaya çalışmak kişiyi yoruyor. Twitter ve facebook gibi kısa saçmalamalara izin veren sosyal ağlar sayesinde, yüzünden de denebilir, kolaya kaçıyorum genelde ama buraya da tekrar yazayım bari. Uzun yazmasam da takılırım işte.
"Tebdil-i mekanda ferahlık vardır" diyen atamın ellerinden öperim. Daraldığınız zaman yapılabilecek en güzel şey farklı yerlere kaçmak. Gideceğiniz yer ne kadar boktan olursa olsun, halihazırda yaşamakta olduğunuz tekdüze boktanlıktan daha iyidir. Kaldı ki güzel ülkemin gitmediğimiz onlarca yeri olduğuna da eminim. Bu gezip tozma işlemi için paranın gerekliliğinin de farkındayım ama hayat zaten belirli bir gelirin üstündekilere (ortadirek) hitap ediyor. Hiç bir yerde adalet olmadığı gibi burada da yok. Benim için de zaten farklı yerlere kaçmaktan kasıt maksimum 600 km. ama İstanbul'da çalışan biri olarak son 2 haftayı İstanbul, Ankara, Sakarya ve Düzce'de geçirmiş olmam günlerin sıkıcılığını büyü oranda azalttı. Gördüğünüz insan profilinin farklılığı bile işe yarıyor. Kısaca gezin, tozun.
"Tebdil-i mekanda ferahlık vardır" diyen atamın ellerinden öperim. Daraldığınız zaman yapılabilecek en güzel şey farklı yerlere kaçmak. Gideceğiniz yer ne kadar boktan olursa olsun, halihazırda yaşamakta olduğunuz tekdüze boktanlıktan daha iyidir. Kaldı ki güzel ülkemin gitmediğimiz onlarca yeri olduğuna da eminim. Bu gezip tozma işlemi için paranın gerekliliğinin de farkındayım ama hayat zaten belirli bir gelirin üstündekilere (ortadirek) hitap ediyor. Hiç bir yerde adalet olmadığı gibi burada da yok. Benim için de zaten farklı yerlere kaçmaktan kasıt maksimum 600 km. ama İstanbul'da çalışan biri olarak son 2 haftayı İstanbul, Ankara, Sakarya ve Düzce'de geçirmiş olmam günlerin sıkıcılığını büyü oranda azalttı. Gördüğünüz insan profilinin farklılığı bile işe yarıyor. Kısaca gezin, tozun.
23 Haziran 2011 Perşembe
Maksat Zaman Geçsin
Tarih olmuş 23 Haziran 2011 ve ben çok seyrek uğradığım bloguma can sıkıntısından da olsa geri dönmüş bulunmaktayım. Dönüş yazısında "Ne değişti 16 Ocak'tan bu yana?" sorusuna cevap arayacağım.
1. Genel çerçevede bir şey değişmedi. Sadece zaman geçirme aracı olarak okul yerine iş denilen boktan bir şeyi kullanıyorum. Çok şükür tabi halimize de bu çalışma denilen eylemin boktan olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
2. Okulun bitmesi üç senelik bu çileeee bitsin artık bu seneeee tezahüratının gerçeğe dönüşmesi anlamına gelse de kaydadeğer bir mutluluk artışı getirmedi. Sırtımdan bir yük kalktı sadece ve zaten mutlu olmamamın nedeni de bu yüksek lisans eğitiminin yüke dönüşmesi.
3. Tüm bu bıkkınlığa rağmen akademisyenliğin hala en özgür çalışma şekli olduğunu düşünüyorum ama benim için ulaşılamaz bir hedef şu anda.
4. İş hayatı garip bir şey. Arkadaşlarım boktan olduğunu söylüyorlardı da içine girmeden tam anlamıyla kavrayamıyorsunuz. Servise doğru yürürken 129T'nin en arka sırasındaki sağ köşedeki adamın hep aynı kişi olmasını anlamlandırmak başta zor olabiliyor. Aslında bu duyguyu Hadımköy'e staja giderken sabah ezanı ile bindiğim otobüste de yaşamıştım. Herkesin her gün aynı yere oturma zorunluluğu olmayıp ta herkesin her gün aynı yere oturduğu belediye otobüsü. Bu arada sevdiğin işi yaparsan mutlu olursun diyenlere de bir çift lafım var ama ağzımı bozmak istemiyorum.
5. Haftada 168 saat var. Yaklaşık olarak 40'ı çalışmaya, 50'si uyumaya, 10'u seyahat etmeye, 15'i yemek ve günlük ihtiyaçlara gidiyor. Geriye 50 saat civarı bir süre kalıyor kl bunun da 20'sini facebook, twitter, blogger vb. gibi sitelere harcadığımı düşünürsek geriye anlamı 30 saatim kalıyor. Bu 30 saatte ne yaptığımı ben de bilmiyorum. Bu saatleri anlamlandıracak bir şeyler bulmam lazım.
6. Aşk-meşk. Bkz: 1. madde ilk cümle.
1. Genel çerçevede bir şey değişmedi. Sadece zaman geçirme aracı olarak okul yerine iş denilen boktan bir şeyi kullanıyorum. Çok şükür tabi halimize de bu çalışma denilen eylemin boktan olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
2. Okulun bitmesi üç senelik bu çileeee bitsin artık bu seneeee tezahüratının gerçeğe dönüşmesi anlamına gelse de kaydadeğer bir mutluluk artışı getirmedi. Sırtımdan bir yük kalktı sadece ve zaten mutlu olmamamın nedeni de bu yüksek lisans eğitiminin yüke dönüşmesi.
3. Tüm bu bıkkınlığa rağmen akademisyenliğin hala en özgür çalışma şekli olduğunu düşünüyorum ama benim için ulaşılamaz bir hedef şu anda.
4. İş hayatı garip bir şey. Arkadaşlarım boktan olduğunu söylüyorlardı da içine girmeden tam anlamıyla kavrayamıyorsunuz. Servise doğru yürürken 129T'nin en arka sırasındaki sağ köşedeki adamın hep aynı kişi olmasını anlamlandırmak başta zor olabiliyor. Aslında bu duyguyu Hadımköy'e staja giderken sabah ezanı ile bindiğim otobüste de yaşamıştım. Herkesin her gün aynı yere oturma zorunluluğu olmayıp ta herkesin her gün aynı yere oturduğu belediye otobüsü. Bu arada sevdiğin işi yaparsan mutlu olursun diyenlere de bir çift lafım var ama ağzımı bozmak istemiyorum.
5. Haftada 168 saat var. Yaklaşık olarak 40'ı çalışmaya, 50'si uyumaya, 10'u seyahat etmeye, 15'i yemek ve günlük ihtiyaçlara gidiyor. Geriye 50 saat civarı bir süre kalıyor kl bunun da 20'sini facebook, twitter, blogger vb. gibi sitelere harcadığımı düşünürsek geriye anlamı 30 saatim kalıyor. Bu 30 saatte ne yaptığımı ben de bilmiyorum. Bu saatleri anlamlandıracak bir şeyler bulmam lazım.
6. Aşk-meşk. Bkz: 1. madde ilk cümle.
16 Ocak 2011 Pazar
Aslantepe ve Protestolar
Bu konu hakkında yazmazsam içime kalır. Bugünkü açılış programının sadece bazı bakanların isimleri okunurken yapılan yuhalamalar sırasında M.Ali Birand ya da İlker Yasin'den çıkan "eyvahhhggghhh" nidasının olduğu bölümü izleyebildim. Daha sonra ki protestoları ve bir stat açılışında yapılabilecek en etkileyici konuşmayı ise az önce yaptığım çalışmalar sonucu izlemiş ve irdelemiş bulunmaktayım. Düşüncelerimi maddeler halinde sıralamak gerekirse;
1. Başbakanlar, cumhurbaşkanları, bakanlar,müsteşarlar, şube müdürleri dahil tüm mevki sahipleri protesto edilebilir. Protesto etme kararı, şekli, zamanı kişilerin kendi değer yargılarına göre vereceği kararlara bağlı olup toplumun ya da belirli bir zümrenin değer yargılarına uymak zorunda değildir. Bu açıdan bakıldığında bugün 5 bin 10 bin ya da 20 bin kişinin eylemi özünde birer bireysel karar olup eleştirilemez.
2. Bu yuhalamaları, "çok ayıp", "terbiyesizlik" diye yaftalayıp geçmek, nedenlerini anlamaya çalışmamak, o kişileri Sinan Erdem Spor Salonu'nda ya da Ali Sami Yen Arena'da bindirilmiş kıtalar olarak görmek bir fayda sağlamaz. Benim açımdan bu tepki yapılanların bir sonucudur. Yeri ve zamanı değil demek fazlasıyla abes çünkü bir siyasetçiler tepkiyi sosyal bir etkinlikte görür zaten. Diğer zamanlarında zaten halktan kopuk birbirlerine sallamakla meşgul oluyorlar.
3. Ben olsam yuhalamazdım. Popülist bir söylem değil bu. Alkışlamam da yuhalamam da (Başbakan özelinde konuşuyorum,TOKİ başkanına değineceğim)ama başkalarının bunu yapmasına "eğitimsiz, cahil, ergen, ne yaptığını bilmeyen" bir kitle olarak da yaklaşamam. Bu kadar büyütülmesini de anlamıyorum açıkçası.
4. Bu protestolar, yılın bürokratı ödülüne şimdiden aday göstereceğim TOKİ başkanı sayesinde normalde olacağından kat be kat fazla olmuştur. Konuşmayı izleyin ve söyleyin 3 senedir stad bekleyen, gönül verdiği (burası önemli çünkü mantıkla ait olunan bir değer değil) takımının o stada taşınmasını izlemeye gelmiş başarısız bir sezon geçiren takım taraftarına, belki de klup için milat sayılacak bir günde "zaten kirayı da ödeyemiyordunuz, inşaatı da elinize yüzünüze bulaştırdık, iki elinizle bir ... doğrultamadınız, istesek götünüzdeki donu alırdık" minvalinde aşağılayıcı bir konuşma yaparsan kişilerin zaten bozulmaya meyilli dengeleri alt üst olur.
5. Olayların bu hale gelmesindeki bir diğer önemli etken ise kraldan çok kralcıların yarattığı gereksiz şakşakçılık ortamı. TOKİ başkanı bu konuşmayı, Başbakan'a olan sevgisinden dolayı yuhalamalara bir tepki olarak yapmış olabilir diyenler için aynı zihniyetin GSGM genel müdürü olan şahısta da bulunduğunu da hatırlatmak isterim. O da aynı şakşakçılık refleksleriyle Galatasaray'ı aşağılayan bir tutum içerisine girmişti ve bu da taraftarın bilinçaltına kaydedilen olaylardan sadece birisi.
6. Allah aşkına şu teknik mühendisliklerden mezun olan şahısları temel "yönetim ve organizasyon" bilgisi gerektiren yerlere getirirken dikkatli olun. Arkadaş hiç mi sosyoloji ya da psikoloji dersi almadın. O nasıl konuşma hala aklım almıyor ya. Neyse bu eğitim sisteminin bir sorunu :)
7. Adnan Polat'ın açıklamalarına yorum bile yapmıyorum. Kendi kellesini kendi alıyor.
8. ultrAslan da saçmaladı açıkçası. Taraftar olarak ilk yapması gereken açıklama özür açıklaması değil TOKİ başkanına haddini bildiren bir açıklama olmalıydı. İkinci açıklama bence yine gereksiz çünkü öyle bir grup adına açıklama yaparken tabanın düşüncelerini de önemsemelisin. Yönettiğin topluluğun belki de yarısının katılıdğı bir protestoda protestoya katılanları kınarsan olmaz tabi. Fazla aceleye gelmiş satırlar.
1. Başbakanlar, cumhurbaşkanları, bakanlar,müsteşarlar, şube müdürleri dahil tüm mevki sahipleri protesto edilebilir. Protesto etme kararı, şekli, zamanı kişilerin kendi değer yargılarına göre vereceği kararlara bağlı olup toplumun ya da belirli bir zümrenin değer yargılarına uymak zorunda değildir. Bu açıdan bakıldığında bugün 5 bin 10 bin ya da 20 bin kişinin eylemi özünde birer bireysel karar olup eleştirilemez.
2. Bu yuhalamaları, "çok ayıp", "terbiyesizlik" diye yaftalayıp geçmek, nedenlerini anlamaya çalışmamak, o kişileri Sinan Erdem Spor Salonu'nda ya da Ali Sami Yen Arena'da bindirilmiş kıtalar olarak görmek bir fayda sağlamaz. Benim açımdan bu tepki yapılanların bir sonucudur. Yeri ve zamanı değil demek fazlasıyla abes çünkü bir siyasetçiler tepkiyi sosyal bir etkinlikte görür zaten. Diğer zamanlarında zaten halktan kopuk birbirlerine sallamakla meşgul oluyorlar.
3. Ben olsam yuhalamazdım. Popülist bir söylem değil bu. Alkışlamam da yuhalamam da (Başbakan özelinde konuşuyorum,TOKİ başkanına değineceğim)ama başkalarının bunu yapmasına "eğitimsiz, cahil, ergen, ne yaptığını bilmeyen" bir kitle olarak da yaklaşamam. Bu kadar büyütülmesini de anlamıyorum açıkçası.
4. Bu protestolar, yılın bürokratı ödülüne şimdiden aday göstereceğim TOKİ başkanı sayesinde normalde olacağından kat be kat fazla olmuştur. Konuşmayı izleyin ve söyleyin 3 senedir stad bekleyen, gönül verdiği (burası önemli çünkü mantıkla ait olunan bir değer değil) takımının o stada taşınmasını izlemeye gelmiş başarısız bir sezon geçiren takım taraftarına, belki de klup için milat sayılacak bir günde "zaten kirayı da ödeyemiyordunuz, inşaatı da elinize yüzünüze bulaştırdık, iki elinizle bir ... doğrultamadınız, istesek götünüzdeki donu alırdık" minvalinde aşağılayıcı bir konuşma yaparsan kişilerin zaten bozulmaya meyilli dengeleri alt üst olur.
5. Olayların bu hale gelmesindeki bir diğer önemli etken ise kraldan çok kralcıların yarattığı gereksiz şakşakçılık ortamı. TOKİ başkanı bu konuşmayı, Başbakan'a olan sevgisinden dolayı yuhalamalara bir tepki olarak yapmış olabilir diyenler için aynı zihniyetin GSGM genel müdürü olan şahısta da bulunduğunu da hatırlatmak isterim. O da aynı şakşakçılık refleksleriyle Galatasaray'ı aşağılayan bir tutum içerisine girmişti ve bu da taraftarın bilinçaltına kaydedilen olaylardan sadece birisi.
6. Allah aşkına şu teknik mühendisliklerden mezun olan şahısları temel "yönetim ve organizasyon" bilgisi gerektiren yerlere getirirken dikkatli olun. Arkadaş hiç mi sosyoloji ya da psikoloji dersi almadın. O nasıl konuşma hala aklım almıyor ya. Neyse bu eğitim sisteminin bir sorunu :)
7. Adnan Polat'ın açıklamalarına yorum bile yapmıyorum. Kendi kellesini kendi alıyor.
8. ultrAslan da saçmaladı açıkçası. Taraftar olarak ilk yapması gereken açıklama özür açıklaması değil TOKİ başkanına haddini bildiren bir açıklama olmalıydı. İkinci açıklama bence yine gereksiz çünkü öyle bir grup adına açıklama yaparken tabanın düşüncelerini de önemsemelisin. Yönettiğin topluluğun belki de yarısının katılıdğı bir protestoda protestoya katılanları kınarsan olmaz tabi. Fazla aceleye gelmiş satırlar.
1 Ocak 2011 Cumartesi
Sıradaki gelsin
Şöyle bir şey yazmışım 2009'un son dakikalarında. Bu sene böyle bir şey yazmak bile istemedim. Tepkisizleşme hastalığı bana da bulaştı anlayacağınız. 2010, 2009'dan daha iyi geçti benim adıma çok şükür ama mutluluk katsayımda herhangi bir önemli artış gözlemleyemedim. Bunun sebeplerinin ise bu bahsettiğim tepkisizleşme ve yapman gerekeni yapmış olma durumu olduğunu düşünüyorum.
Hayatım boyunca zorlama motivasyon araçlarından hep uzak durdum. Yani "önemli olan inanç, ümit vs." temelli cümleler bana çok anlam ifade etmiyor. Tabii ki bir hedefe ulaşmak için yeterli motivasyon lazım da bu tip öğelere doğaüstü bir anlam yüklemeye çalışmak çok saçma geliyor. Ümit ya da inanç, (t)onlarca kısıt altında yaşamaya çalışan insanlara ne gibi bir ferahlık sağlıyor anlayamıyorum. Neyse bu konu uzun.
Sittin senedir bu "yılbaşı kutlamak günah mı" tartışmaları dönüyor. Arkadaş bi bırakın lan insanları. Adamların iç ve dış etkenlerle oluşmuş kendilerine ait bir değerlendirme mekanizması var zaten. Ben kutlamıyorum mesela kaç senedir. Seneye kutlayacağım belki. Zaten kutlayanların de yılbaşı umrunda değil. Günlük üzüntülerini ya da sevinçlerini o akşamda anlamlandırıyorlar o kadar.
Neyse, kendi adıma bu yıl için herhangi bir ümit beslemiyorum ama mutlu bir yıla hayır demem tabii ki :) Herkese mutlu bir yıl "diliyorum".
Hayatım boyunca zorlama motivasyon araçlarından hep uzak durdum. Yani "önemli olan inanç, ümit vs." temelli cümleler bana çok anlam ifade etmiyor. Tabii ki bir hedefe ulaşmak için yeterli motivasyon lazım da bu tip öğelere doğaüstü bir anlam yüklemeye çalışmak çok saçma geliyor. Ümit ya da inanç, (t)onlarca kısıt altında yaşamaya çalışan insanlara ne gibi bir ferahlık sağlıyor anlayamıyorum. Neyse bu konu uzun.
Sittin senedir bu "yılbaşı kutlamak günah mı" tartışmaları dönüyor. Arkadaş bi bırakın lan insanları. Adamların iç ve dış etkenlerle oluşmuş kendilerine ait bir değerlendirme mekanizması var zaten. Ben kutlamıyorum mesela kaç senedir. Seneye kutlayacağım belki. Zaten kutlayanların de yılbaşı umrunda değil. Günlük üzüntülerini ya da sevinçlerini o akşamda anlamlandırıyorlar o kadar.
Neyse, kendi adıma bu yıl için herhangi bir ümit beslemiyorum ama mutlu bir yıla hayır demem tabii ki :) Herkese mutlu bir yıl "diliyorum".
1 Aralık 2010 Çarşamba
Vay Arkadaş !

Evet önce son gelişmeye bakalım. Beni artık bir şeyleri kayıt altına almaya iten nedenlere. Elano Blumer 2.9 milyon euro bedelle Santos'ta. 1.5 milyon euro da alacağından vazgeçince 4.5 milyona gitmiş oldu. Gitmek istedi diyorlar. Doğrudur da. Bu yerli oyuncu faşizminin tavana vurduğu kulübe, her gün kıçından haber uyduran bir medyaya, sürekli yerini değiştiren, üzerine bir takım kuramayan hocalara, yıllık 3 milyon alsa da, daha fazla katlanmak istemedi ve memleketine döndü. Kendisi de sütten çıkmış ak kaşık değildir. Milli takımı öne koymuştur, biraz nazlı gelin ruh halindedir ama dediğim gibi takım onu kabullenememiştir, Oyun stili de diğer tüm pasa dayalı oyun içerisinde yetişmiş oyuncular gibi Galatasaray'a uyum sağlayamamıştır.(Neden acaba?)Şimdi büyük ihtimalle "ben mutluydum ama yapımız uyuşmadı", "Brezilya'yı özlemiştim" gibi röportaj verecek biz de yemiş gibi yapacağız.Geldiğinde bu kadarı da fazla demişim.Şimdi de diyorum ki bu kadar salaklık harbiden fazla. Hangi birini yazacaksın arkadaş.
Öncelikle Hagi başarılı olur, olmaz orası hakkında tahminde bulunmak zor. Benim Hagi'nin futbol felsefesiyle uzaktan yakından işim olmaz. 4 stoperli defans hattı kuran, Hakan Balta'yı Insua'ya tercih eden, Ali Turan'dan sağ bek olmayacağını anlaması için 3 maç yetmeyen, sıkıştığı andaki ilk planı daha önce yüzüne bakmadığı Mehmet Batdal'ı alıp ona top şişirmek olan bir teknik direktörün ben başarılı olacağına inanmıyorum. Rijkaard'lı dönem sırf şu özellikten dolayı bile katlanılmaya değerdir.Misimovic olayını yazmadım bile. Orada isteksizlik denmiş ama olayın soyunma odası ve Misimovic'in sol çizgiye hapsolması ile alakalı olduğunu anlamak zor değil.
Artık Barış, Ayhan ,Mustafa Sarp yazmaktan bıktım. Sırf yüzlerinin eskimesi, taraftarın kafasında oluşan imajları nedeniyle bile gönderilecek 5-6 oyuncu var. Benim kesinlikle gitmeli dediklerim Servet Çetin, Hakan Balta, Gökhan Zan, Serdar Özkan, Aydın Yılmaz, Mustafa Sarp altılısıdır. .
Son olarak da resmi sitede yer alan Elano transferi ile ilgili hesaba da şapka çıkartmak istiyorum. Helal len size!
13 Eylül 2010 Pazartesi
Referandum Sonrası
* "Hayır" verdik, "evet" çıktı. Umarım kaygılarım ve korkularım yersiz çıkar. Başka diyebileceğim bir şey yok. Başbakan'ın referandum sonrası 2007 konuşmasının bir benzeriyle sahneye çıkması da korkularımı arttırmıyor değil. Hepinizi kucaklayacağım derken yanlış anlamışız 2007'de. Bunda da olmasın aynı şey. Hayırlı olsun faslından sonra aferinlerini sırayla yolladı, Gülen cemaati benimdir senin neyine vurgusu ayrıca önemli, ve aferin almayanların meraklı bekleyişleri başladı.
* Söylemek istediğim bir başka şey ise referandumun yöntemsel yanı üzerine. Referanduma "milletin tercihi" ile hak ettiğinin üstünde değer verildiğini düşünüyorum. Çoğunluğun tercihi daha doğru bir tanım. Yazacaklarımdan sonra "faşist" ve ya "elitist" damgası yiyebilirim ama doğrularım böyle, dolayısıyla yazıyorum.
* Ben hukukçu değilim. Teknik detaylara hakim olmam mümkün değil. Sadece bu konulara hakim olanların görüşlerini okuyup, kendime göre yorum yapabilirim. Bunu seçimden önce de söylediğim için rahatlıkla yazıyorum. Referandum çağ dışı olmaya aday bir yöntemdir. Çoğulcu demokrasi, katılımcı demokrasi diye inim inim inlerken %50 + 1'in, %50 - 1'e üstünlük sağladığı bir sistem ile bunlardan bahsedemezsiniz.Ayrıca referandumun özünde de zırt pırt uygulanması yok. Halkın seçtiği milletvekilleri ve hatta tüm siyasi aktörler birlikte çalışarak, tartışarak uzlaşmayı sağlamak için çalışırlar. Uzlaşmanın gerçekten ama gerçekten sağlanamadığı, sistemin kesinlikle tıkandığı yerde artık bir karar verme gerekliliğinden doğması gerekir referandumun.
Ha diyeceksiniz seçtiklerimiz ne kadar donanımlı da onlara bırakıyoruz. O da doğru diyeceğim ama uygun koşulların sağlandığı varsayımıyla yazıyorum bunları. Yoksa sorun eğitim şarta dönecek yine.
* Kazanan - kaybeden hikayesi için şu yazı yeterli. Benim seçimlerin en çok sevdiğim yanı işin matematiği. Her ne kadar bu parti oylaması değil deseniz de iş oraya döndü. AKP + SP + BBP + MHP'den koparılan cemaat oyları eveti oluştururken, CHP + MHP + DSP - MHP'den koparılan cemaat oyları hayırı oluşturdu. DP burada kapalı kutu. Parti "hayır" dese bile tabanı ile ne kadar örtüştüğü belirsiz. DP ile birlikte diğer partilerin de eşit dağıldığını varsaymak çok büyük bir hata doğurmayacaktır. Bu durumu il il 2009 yerel seçim il genel meclisi sonuçlarını baz alarak karşılaştırarak da görebiliriz.
* MHP'nin yaşadığı kayıpların en belirgin olarak görüleceği yerler MHP'nin kalesi olarak bilinen iller ama önce kendi memleketim için yapayım bu hesabı. Hayır oyları için CHP + DSP + diğer parti oyları/2 toplanınca % 16.62 çıkıyor. Çıkan hayır oyları ise % 27.44. Yani son yerel seçimdeki %23.66 lık MHP oylarından yaklaşık % 11 lik kısım hayır vermiş. Bu da MHP oylarının yarısının evete gittiğini gösteriyor. Bu örnekteki rakamlar tabii ki sağlıklı değil ama fikiri net olarak gösterdiği için önemli. Yine bir başka örnek MHP'nin nispeten güçlü olduğu Erzurum. % 87 ile gerçek anlamda "evet" rekorunun kırıldığı Erzurum'da yerel seçimde CHP + MHP + DSP + Diğer partilerin yarısı toplamı % 26.5. Çıkan hayır oranı % 13.06. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.
* Kazananlar Gülen cemaati, AKP, BDP. CHP ne kazanan ne kaybeden tarafta sadık seçmeniyle umudunu koruyarak yoluna devam ederken, MHP kesinlikle kaybeden taraftadır. Öncelikle açılıma rağmen tabanı ile yaşanan kopukluk, cemaat baskısının parti içindeki gücünün sanıldığından fazla çıkması ve referandum sürecindeki suya sabuna dokunmayan tavrı ve eskiden hilal olarak adlandırılan bölgedeki hakimiyet kaybının 2009'dan sonra tescillenmesi büyük sorun. Bu durum MHP'de bir değişim ile atlatılabilecek mi yoksa asansör parti hüviyetine geri mi dönülecek göreceğiz. Ben her zaman mecliste kalmalarını diliyorum.
* Söylemek istediğim bir başka şey ise referandumun yöntemsel yanı üzerine. Referanduma "milletin tercihi" ile hak ettiğinin üstünde değer verildiğini düşünüyorum. Çoğunluğun tercihi daha doğru bir tanım. Yazacaklarımdan sonra "faşist" ve ya "elitist" damgası yiyebilirim ama doğrularım böyle, dolayısıyla yazıyorum.
* Ben hukukçu değilim. Teknik detaylara hakim olmam mümkün değil. Sadece bu konulara hakim olanların görüşlerini okuyup, kendime göre yorum yapabilirim. Bunu seçimden önce de söylediğim için rahatlıkla yazıyorum. Referandum çağ dışı olmaya aday bir yöntemdir. Çoğulcu demokrasi, katılımcı demokrasi diye inim inim inlerken %50 + 1'in, %50 - 1'e üstünlük sağladığı bir sistem ile bunlardan bahsedemezsiniz.Ayrıca referandumun özünde de zırt pırt uygulanması yok. Halkın seçtiği milletvekilleri ve hatta tüm siyasi aktörler birlikte çalışarak, tartışarak uzlaşmayı sağlamak için çalışırlar. Uzlaşmanın gerçekten ama gerçekten sağlanamadığı, sistemin kesinlikle tıkandığı yerde artık bir karar verme gerekliliğinden doğması gerekir referandumun.
Ha diyeceksiniz seçtiklerimiz ne kadar donanımlı da onlara bırakıyoruz. O da doğru diyeceğim ama uygun koşulların sağlandığı varsayımıyla yazıyorum bunları. Yoksa sorun eğitim şarta dönecek yine.
* Kazanan - kaybeden hikayesi için şu yazı yeterli. Benim seçimlerin en çok sevdiğim yanı işin matematiği. Her ne kadar bu parti oylaması değil deseniz de iş oraya döndü. AKP + SP + BBP + MHP'den koparılan cemaat oyları eveti oluştururken, CHP + MHP + DSP - MHP'den koparılan cemaat oyları hayırı oluşturdu. DP burada kapalı kutu. Parti "hayır" dese bile tabanı ile ne kadar örtüştüğü belirsiz. DP ile birlikte diğer partilerin de eşit dağıldığını varsaymak çok büyük bir hata doğurmayacaktır. Bu durumu il il 2009 yerel seçim il genel meclisi sonuçlarını baz alarak karşılaştırarak da görebiliriz.
* MHP'nin yaşadığı kayıpların en belirgin olarak görüleceği yerler MHP'nin kalesi olarak bilinen iller ama önce kendi memleketim için yapayım bu hesabı. Hayır oyları için CHP + DSP + diğer parti oyları/2 toplanınca % 16.62 çıkıyor. Çıkan hayır oyları ise % 27.44. Yani son yerel seçimdeki %23.66 lık MHP oylarından yaklaşık % 11 lik kısım hayır vermiş. Bu da MHP oylarının yarısının evete gittiğini gösteriyor. Bu örnekteki rakamlar tabii ki sağlıklı değil ama fikiri net olarak gösterdiği için önemli. Yine bir başka örnek MHP'nin nispeten güçlü olduğu Erzurum. % 87 ile gerçek anlamda "evet" rekorunun kırıldığı Erzurum'da yerel seçimde CHP + MHP + DSP + Diğer partilerin yarısı toplamı % 26.5. Çıkan hayır oranı % 13.06. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.
* Kazananlar Gülen cemaati, AKP, BDP. CHP ne kazanan ne kaybeden tarafta sadık seçmeniyle umudunu koruyarak yoluna devam ederken, MHP kesinlikle kaybeden taraftadır. Öncelikle açılıma rağmen tabanı ile yaşanan kopukluk, cemaat baskısının parti içindeki gücünün sanıldığından fazla çıkması ve referandum sürecindeki suya sabuna dokunmayan tavrı ve eskiden hilal olarak adlandırılan bölgedeki hakimiyet kaybının 2009'dan sonra tescillenmesi büyük sorun. Bu durum MHP'de bir değişim ile atlatılabilecek mi yoksa asansör parti hüviyetine geri mi dönülecek göreceğiz. Ben her zaman mecliste kalmalarını diliyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
