29 Nisan 2010 Perşembe

FC Barcelona 1 Inter Milan 0

Güzel futbol kaybetti geyikleri yine başlıyor. Anti-Barca olup çıkacağım yakında ondan korkuyorum. Öncelikle nedir güzel futbol ?
Savunma ve hücumun birbirinden ayrılmaz birer parça olduğunu kabul ettiğimiz sürece futbol kavramı pek önem teşkil etmiyor. Şimdi bakalım güzel ne demek? TDK'dan aldığım iki karşılık aşağıda.
1. Biçimindeki uyum ve ölçülerindeki denge ile hoşa giderek hayranlık uyandıran.
2. Hoşa giden, beğenilen, iyi, doğru bir biçimde.

Şimdi her iki anlama da bakalım. 1. anlama bakıp, Inter takımının alan paylaşımındaki başarı, oyuncularının doğru pozisyon almaları, kesicilerinin konsantrasyonu, fiziki üstünlüğünün sahaya yansıtılması ve farklı yerlerde oynayan iki oyuncusuna rağmen takımın hırsı ve uyumu bende fazlasıyla hayranlık uyandırdı. Bunları yapmak kolay bir iş gibi görülüyor ama bu en az Barca'nın oynadığı futbol kadar zor ve bu oyunda süreklilik sağlamak hücum futboluna oranla çok daha zor. O yüzden Inter güzel futbol oynamıştır bana göre. Ben bunlardan zerre zevk almıyorum diyen biri de çıkabilir. Herkesin algısı farklı.
2.anlama bakarsak burada "hoşa giden, beğenilen" kısmı ile 1. anlamdaki "hayranlık uyandırma" kısmın paralellik oluşturduğunu görüyoruz. Zaten beğenenler ile beğenmeyenler arasındaki farkı oluşturan etmen bu. Ama "iyi" ve "doğru" bir biçimde kısmına beğeni karıştırılamaz. Çünkü, sahada Inter yapmak istediği şeyi iyi ve doğru bir biçimde uygulamıştır. Yine güzel yapmıştır işini yani futbol oynamayı.Tıpkı Barcelona gibi.

Herkesin Barcelona gibi top oynamasını istemek de ayrı bir terane. Herkesin ne oyuncu kaliteleri ve yetenekleri aynı, ne oynadığı lig aynı, ne de taraftarlarının beklentileri aynı. Rakipleri doğal olarak Barcayı durdurmak için bir sistem oturtmaya çalışıyor ve teknik direktörler Barca'ya karşı hücum oynayarak Nou Camp'ta kazanmanın pek mümkün olmadığını 4-5-6 lık tarifelerle anlamış durumdalar. O zaman bir takım Barca'ya karşı hücum futbolu oynamaya kalkıp fark yedikten sonra mı güzel futbol oynamış olacak yoksa bugünkü futbolla mı. İlk seçenekte güzel futbol ortaya çıkıyor ama sadece Baeca tarafı için. İkinci şıkta da Inter tarafına çıktığı gibi. Bu şartlar altında da insanların daha fazla yarar sağladığı sistemleri kullanmalarına saygı duyalım.

Son olarak da Pique'ye el insaf diyor, Mourinho'ya da BÜYÜKSÜN diyorum.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Taraftarlık

Okuduğum bloglarda yazılar kadar yorumları okumaya da vakit ayırıyorum ve gördüğüm manzara karşısında dehşete kapılıyorum. Messi - C.Ronaldo ve Lebron-Kobe karşılaştırılmaları ne zaman yazı konusu olsa, "beğenmediğini yerin dibine sokma" ekolünün bireyleri ortaya çıkıyor bir anda ve yorumlar "X adam değil", "Y kendini yere atıyor", "Onu hakemler kollmasa görürüm ben" vs. ekseninde sıkışıyor.. Bunun sebebi kadar kafama takılan bir başka şey da Türkiye'de yaşayanların nasıl yurtdışındaki bir takıma bu kadar bağlılık gösterebildikleri.Önce bu konudan başlayayım.
Bağlılık gösterebildikleri dedim çünkü sempati duymak ile bağlılık göstermek farklı şeyler. Ben de Valencia'ya, Milan'a, Dallas Mavericks'e, Werder Bremen'e genel anlamda da hücum futbolu oynayan tüm takımlara sempati duyarım. İsterim başarılı olmalarını ama başarısız olduklarında Galatasaray'daki gibi acı duymam, kafayı takmam. Özellikle Barca-Real maçlarından önce ve sonra o kadar agresif yorumlar okuyorum ki, sanırsın adamlara ertesi gün arkadaşı gelip "nasıl koydu lan Pedro diyecek", dışarıda Barça formalı en az 20 adam görüp siniri bozulacak, ertesi gün medyasında her yeri bordo mavi görecek. Ben mi duygusuzum, arkadaşlar mı duygusal orasını bilemiyorum. İddaa oynadığım zaman çok fanatik olabiliyorum ama orada motivasyon farklı.


Gelelim yerin dibine sokma geleneğine. Şimdi evet Messi dünyanın en iyi futbolcusu. Bence de öyle ama bu Ronaldo, Rooney, Gerrard daha iyi diyen adamla ya da benim 2 sene önce savunduğum gibi Kaka en iyi diyen adamla dalga geçmeyi gerektirmez. Hatta biri gelir en vazgeçilmezi Essien onun için Essien der ona da eyvallah derim. Yok Ronaldo artiz, sahtekar, Rooney hırçın, bencil, Kaka sakat,istikrarsız falan filan. Gören de Messi'yi aziz sanacak. Hakemlerin kolladığı Real Madrid'in ezeli rakibi Barcelona, ki hakemler takım eyırt etmeden büyük takımların lehine hataları daha fazla yapar, 1 haftadır 3. gol ofsayt diye ağlıyor. Geçen sene ne diyordunuz Chelsea maçından sonra. Olsun, Barca güzel top oynuyor, Chelsea futbolu çirkinleştiriyor zaten. Chelsea - ManU finali sıkıcı olurdu. O zaman şimdi de Mourinho güzel demeç veriyor o yüzden ben İnter'i finalde görmek iatiyorum. Basın toplantısı daha zevkli geçer. Bir tarafta Van Gaal bir tarafta Mourinho.


Aynı şeyi LeBron - Kobe ikilisinde de görüyoruz. Ben son 4 senedir detaylı takip etmiyorum NBA'yi. İşi LeBron - Kobe düellosına çevirmek zaten NBA yönetiminin taktiği ki gayet normal. Ben ikisini de hayranlıkla izlemekteyim. Tıpkı Wade, Derrick Rose, Nowitzki ve adamım Steve Nash gibi. Hepsinin oyunlarının farklı yönlerine kapılıp öyle izliyorum maçları. Karşılaştırma yapıp şu daha iyi diyenler de olabilir ama LeBron ya da Kobe çok abartılıyor, ya da Kobe koyar, LeBron ağzına sıçar tarzı cümleler duyarsam göğsüm daralıyor, yüreğim kanıyor olmasaydı sonumuz böyle diyoum. Sözün özü birini ötekileşirmeden(bu kelimeyi de kullandım ya cümle içinde artık ölsem de gam yemem), gerekçelerimizi söyleyerek derdimizi anlatısak daha güzel oloacak sanki herşey.
Ve Milan sempatizanı olsam da bu gece Forza Inter diyorum.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Galatasaray 0 Bursaspor 0

Çok güzeldi gerçekten. Kırmızlardan sonra kazanma ümidimi kaybettim, ama yine de gayet mutluydum. Niye derseniz cevap belli. İç sahada rakip ayırt etmeden oynanması gereken tempolu, hareketli futbolu sahaya yansıtan, top şişirmeden ayağa paslarla hücumu düşünen, ikili üçlü şık pas alışverişleri yapan, bekleri hücuma destek veren, özgüveni yüksek, yeteneklerinin farkında bir takım, coşkulu istekli, destek olmaya gelmiş taraftar topluluğu. Kötü olduğumuz yerler yok muydu, vardı tabii. Çoğu kontranın tehlikeli pozisyona dönüşmesi, son paslardaki isabetsizlik ve zaman zaman yaşanan, pas veren ve hareketlenen oyuncular arasındaki uyumsuzluk duran toplardaki savunma zaafiyeti gibi sorunlar başgösterdi ama takımdaki istek bunların önünde.
Kişisel anlamda bakarsak. Aykut şaşırttı iyi anlamda, Sabri konsantrasyonsuz ki o geri pası pozisyonu facia :) Neill, Neill işte. Ne desem ki. Hakan Balta uyumlu, Caner'in ısrarla orta yapamamasını anlamlandıramadım. Bioxcin satışları tavan yapmıştır bu maçtan sonra. Keita istekli ama verimsiz, Gio 2. yarı görünmedi sonra da çıktı zaten, Elano kıpkırmızı, kaldıramıyor adam bu tempoyu, Arda daha istekli, daha akıllı, Topal transfer motivasyonu ile derli toplu ve Baroooooos kral ve vazgeçilmez.
Enseyi karartmamak lazım. Ümitvar olmadan nasıl yaşanır ki zaten. Bu sene bitti, planlar artık önümüzdeki sezon için ama Uefa'yı alacağız geyiği yapanı döverim söyleyeyim baştan.

22 Nisan 2010 Perşembe

"Eyyafyallayöküll"

Bu isme gündemi takip eden herkes aşina. 3 haftadır sınavlarla boğuşmakta olan ben bugün bahar tatili öncesi son sınavımı olacaktım ki, bu yanardağ sayesinde sınavım ertelendi. Peki yanardağ nasıl erteliyor senin sınavını derseniz, geçen hafta konferans için Londra'ya giden hocamızın oradan gelememesi cevabını veririm :) Kendim içim seviniyorum çünkü iyi çalışamadım. Öte yandan da kendimi hocanın yerine koyunca da durumun ne kadar sinir bozucu olduğunun farkına varıyorum ve üzülüyorum ama oluyor böyle arada. Başkasının çektiği eziyet, her ne kadar sizden kaynaklanmasa da, size yarar sağlayabiliyor. Neyse bana iyi tatiller.

9 Nisan 2010 Cuma

Protesto

Galatasaray tribünlerinin Diyarbakırspor maçındaki protestosu herkes tarafından benimsenecek bir protestoya dönüşebilecekken, malum tezahüratın sinema kısmı nedeniyle tartışmalı hale geldi. Bu kadar ucuz bir cümlenin yerine başka bir cümle koyulsa o tezahüratı 5000 kişi söylediyse o gün o sayı 10000' e çıkardı. Ne yazık ki taraftarlar çokça eleştirdiği medyanın gazına gelip saçmalamıştır ve ayıp etmiştir o cümleyle. Oyundan çıkarken ki tepkinin ise, Arda'nın ilk golden sonra Baros'un taraftarlara koşuşunu engellemesi üzerine oluştuğu söyleniyor. Bu net görülmüyor ama statta olanlar daha net görmüşlerdir, onun için doğru kabul etmek lazım. Bu sebeple Arda yapılması gereken en son şeyi yapıp taraftara sırtını dönmüştür ki, bu istersen Messi ol, Galatasaray'da "simge" olmak istiyorsan yapılacak en son şeydir. Şimdi taraftar herşeydir derken abartı gibi gelebilir ama öyle. Düşünün şimdi Jo'nun kalma şansını. Fena da oynamıyorken bir büyük hata, diğer ülkelerde hata kabul edilmemesi gerçeği değiştirmiyor burası Türkiye ve kendine has bir karakteri olması da takdir edesiniz ki normal Sivas maçında kötü bir 20 dakikalık performans ve gümmmm. Burada sorumlu biraz da olmayan idari menajer ama o apayrı bir konu.

Şimdi Arda özelinde bir değerlendirme yaplaım. Arda'nın özel hayatı umrumda değil. Benim de maddi gücüm olsa ben de kapatırım sinemayı ne var bunda. Görgüsüzlük değildir bana göre. Adam sevgilisinin oynadığı filmin galasına gidememiş, böyle bir jest yapmış. Benim içim önemli olan saha içi performansıdır. 7 gol, 11 asist, oynamadığı maçlarda kaybedilen puanlar Arda'nın önemini zaten ortaya koyuyor ama bu Arda'nın önceki senelerdeki isteğini,hırsını sahaya yansıttığını, önemli anlarda karakter gösterip sorumluluk aldığını, yabancı oyuncuların takıma entegrasyonunda kaptanlığın gerektirdiklerini yaptığını göstermiyor. Arda'nın bu seneki eksiklği ve taraftarın özlediği şey bu. Saha içinde skora isyan eden oyuncu zaten yok, bir de Arda ruh gibi dolaşınca şarteller indi taraftarlarda. Bir de "ama gerçek Galatasaraylı" olayı var ki hepten ilginç. İyi de ben Galatasaray sevgisiyle dolu 20 kişi göstereyim etrafımdan onlar oynasın o zaman. Arda çok üzüldü maçta, benim de içim acıdı ama bu şan, şöhret, para gibi getirilerin de biraz maliyeti oluyor. Karşılığını en azından karşılık vermek için çabaladığını göstermezsen hiç kimse kara kaşına, kara gözüne Galatasaray sevgine bakmaz "Büyük Kaptan" adayı.

Gelelim taraftarlara. Öncelikle " 14 sene bekledik " diyenlerin kaçı 14 sene bekledi ki diyenler, taraftar kitlesinin değişen futbol ile birlikte sonuç odaklı hale gelmesini anlatmak isterken, saçmalıyorlar. Mücadele gösterin biz yine bekleriz anlamını çıkarmak zor değil. Bekleyemez çoğu ama amaç öyle. Madem nesilden nesile aktarılan efsaneler tezahürat konusu yapılmayacak o zaman Metin Oktay tezahüratı da yapmasın o yaş grubundakiler. Taraftar profili değişmedi mi değişti tabi. Taraftara müşteri gibi davranırsan taraftar da müşteri hakları çerçevesinde tepkisini gösterir. Futbolun taraftarlar için taraftarlık bağını zedelemeden bir sosyal ektibiteye dönüşmesini istiyosanız onların görmek istediği mücadeleyi sahaya yansıtacaksınız. Yoksa ben de dahil hiç kimse sağdan soldan kısıp maça gidince, yerden kalkamayan 11 adamı değer verdiği forma altında görmek istemiyor.

Galatasray'ın uzun vadeli başarısı bu yaz yapılacak hamlelere bağlı. Kısa vadeli başarı için ufak bir şok gerekiyordu. O da yapıldı. Olumlu ya da olumsuz etkisini göreceğiz önümüzdeki haftalarda.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Zaman Akıp Gidiyor

Olağan koşullarda da çok sık yazmıyorum ama bu ara baya uzun olmuş. Keyfim mi yoktu vaktim mi bilemiyorum. 28 Şubat'ta Kasımpaşa maçını yazmışım, sonra ha bugün ha yarın derken gelmişiz 2 Nisan'a. Bu sürede aklımda kalanları kısa kısa not düşeyim bari.

Öncelikle burnuma gelen şampiyonluk kokusu, bu 1 ay içinde güneydoğuya doğru hızlı bir yolculuk gerçekleştirdi. Evet, Galatasaray'ım 7 de 7 yaparsa şampiyon olur da nasıl olacak o iş diye bir soru da dolanıyor kafamda. Ne yaparsın umut taraftarın ekmeği.Bu 4 maçta alınacak 8 puan şampiyonluğun anahtarıyken, sadece 3 puan alıp üstüne ezeli rakibine yenilip, onu şampiyonluk potasına sokuyorsan bir oturup düşünmen gerekir.

Eskişehir maçı ile başlayalım o kadar uzun süre oldu ki hatırlayamıyorum. Mehmet Topal'ın performansındaki değişkenlik demişiz Kasımpaşa maçındaki oyununu överken ve Eskişehir maçında da bu değişkenliği kötü bir şekilde tecrübe etmişiz. Oyunculara her maç için 1 ile 10 arasında nesnel bir performans puanı verilse, Mehmet Topal'ın puanlarının standart sapması 2 çıkar en az. Böyle bir futbolcu nasıl Premier Lig takımlarına gidecek merak ediyorum.

Trabzon maçı ise ayrı bir vaka. Arda'sız, takımın Arda'sız karakterini kaybetmesi de ayrı bir sorun, ilk 10 dakika böyle bir deplasmanda net 2 fırsatı kaçırırsan, üstüne de Emre Güngör tüy dikerse nasıl maç kazanacaksın. Orta saha demekten dilimde tüy bitti ama yok işte elde avuçta olan Ayhan, Barış, Topal, Sarp. Ritmini bulamamış bir Elano'nun yanına veya arkasına bu oyunculardan ikisini koyarsan o takım bir tek kanatlara mahkum kalır. Onu da iki kişiyle kapatırlar, kilitlenir kalırsın.

Ve gelelim dananın her yerinin koptuğu maça. Emre'siz Fenerbahçe ortasahası, Galatasaray'ın az daha iyi alan bölüşen hali oluyor. İki takım da birbirine pres yapmayı düşünmeyince ki deplasman takımı açısından normaldir, ortaya 0-0 a bağlanan bir maç çıktı. 35 metreden yediğin golle de ruhsuz oyunumuzu taçlandırdık. Maçın başındaki şok presle gelen pozisyon ve Neill'in uzun topuna hareketlenen Jo'nun işi bilen fubolcu böyle olur dedirten pasıyla oluşan pozisyonlar girse böyle yazacak mıydık orası tartışılır tabi. Kazanan haklıdır der geçerdik heralde.

Maçtan iki saat kadar önce yağan yağmura pencereden baktığımda nedense aklıma Leo Franco geldi ve Patan'a şimdi bizim "süper" kalecimiz (böyle demedim aslında sansürledim) bir tane yer onu çıkartmaya uğraşırız bir de dedim. Ben demiştime getirmiyorum olayı.Fenerbahçe'nin bizim maçlardaki futbol şansı mı dersiniz, konsantrasyonunun karşılığımı dersiniz, büyü mü dersiniz neyse artık, ona getireceğim. Olmuyor yani her maç biri çıkıp beyinsizlik hakkını kullanıyor. Ayrıca, Selçuk Şahin Fenerbahçe formasılya, ligde birden fazla maçta tek bir takıma gol atmayı başarabilmiş. Tahmin edin hangi takım ?