1 Aralık 2010 Çarşamba

Vay Arkadaş !


Evet önce son gelişmeye bakalım. Beni artık bir şeyleri kayıt altına almaya iten nedenlere. Elano Blumer 2.9 milyon euro bedelle Santos'ta. 1.5 milyon euro da alacağından vazgeçince 4.5 milyona gitmiş oldu. Gitmek istedi diyorlar. Doğrudur da. Bu yerli oyuncu faşizminin tavana vurduğu kulübe, her gün kıçından haber uyduran bir medyaya, sürekli yerini değiştiren, üzerine bir takım kuramayan hocalara, yıllık 3 milyon alsa da, daha fazla katlanmak istemedi ve memleketine döndü. Kendisi de sütten çıkmış ak kaşık değildir. Milli takımı öne koymuştur, biraz nazlı gelin ruh halindedir ama dediğim gibi takım onu kabullenememiştir, Oyun stili de diğer tüm pasa dayalı oyun içerisinde yetişmiş oyuncular gibi Galatasaray'a uyum sağlayamamıştır.(Neden acaba?)Şimdi büyük ihtimalle "ben mutluydum ama yapımız uyuşmadı", "Brezilya'yı özlemiştim" gibi röportaj verecek biz de yemiş gibi yapacağız.Geldiğinde bu kadarı da fazla demişim.Şimdi de diyorum ki bu kadar salaklık harbiden fazla. Hangi birini yazacaksın arkadaş.

Öncelikle Hagi başarılı olur, olmaz orası hakkında tahminde bulunmak zor. Benim Hagi'nin futbol felsefesiyle uzaktan yakından işim olmaz. 4 stoperli defans hattı kuran, Hakan Balta'yı Insua'ya tercih eden, Ali Turan'dan sağ bek olmayacağını anlaması için 3 maç yetmeyen, sıkıştığı andaki ilk planı daha önce yüzüne bakmadığı Mehmet Batdal'ı alıp ona top şişirmek olan bir teknik direktörün ben başarılı olacağına inanmıyorum. Rijkaard'lı dönem sırf şu özellikten dolayı bile katlanılmaya değerdir.Misimovic olayını yazmadım bile. Orada isteksizlik denmiş ama olayın soyunma odası ve Misimovic'in sol çizgiye hapsolması ile alakalı olduğunu anlamak zor değil.

Artık Barış, Ayhan ,Mustafa Sarp yazmaktan bıktım. Sırf yüzlerinin eskimesi, taraftarın kafasında oluşan imajları nedeniyle bile gönderilecek 5-6 oyuncu var. Benim kesinlikle gitmeli dediklerim Servet Çetin, Hakan Balta, Gökhan Zan, Serdar Özkan, Aydın Yılmaz, Mustafa Sarp altılısıdır. .

Son olarak da resmi sitede yer alan Elano transferi ile ilgili hesaba da şapka çıkartmak istiyorum. Helal len size!

13 Eylül 2010 Pazartesi

Referandum Sonrası

* "Hayır" verdik, "evet" çıktı. Umarım kaygılarım ve korkularım yersiz çıkar. Başka diyebileceğim bir şey yok. Başbakan'ın referandum sonrası 2007 konuşmasının bir benzeriyle sahneye çıkması da korkularımı arttırmıyor değil. Hepinizi kucaklayacağım derken yanlış anlamışız 2007'de. Bunda da olmasın aynı şey. Hayırlı olsun faslından sonra aferinlerini sırayla yolladı, Gülen cemaati benimdir senin neyine vurgusu ayrıca önemli, ve aferin almayanların meraklı bekleyişleri başladı.

* Söylemek istediğim bir başka şey ise referandumun yöntemsel yanı üzerine. Referanduma "milletin tercihi" ile hak ettiğinin üstünde değer verildiğini düşünüyorum. Çoğunluğun tercihi daha doğru bir tanım. Yazacaklarımdan sonra "faşist" ve ya "elitist" damgası yiyebilirim ama doğrularım böyle, dolayısıyla yazıyorum.

* Ben hukukçu değilim. Teknik detaylara hakim olmam mümkün değil. Sadece bu konulara hakim olanların görüşlerini okuyup, kendime göre yorum yapabilirim. Bunu seçimden önce de söylediğim için rahatlıkla yazıyorum. Referandum çağ dışı olmaya aday bir yöntemdir. Çoğulcu demokrasi, katılımcı demokrasi diye inim inim inlerken %50 + 1'in, %50 - 1'e üstünlük sağladığı bir sistem ile bunlardan bahsedemezsiniz.Ayrıca referandumun özünde de zırt pırt uygulanması yok. Halkın seçtiği milletvekilleri ve hatta tüm siyasi aktörler birlikte çalışarak, tartışarak uzlaşmayı sağlamak için çalışırlar. Uzlaşmanın gerçekten ama gerçekten sağlanamadığı, sistemin kesinlikle tıkandığı yerde artık bir karar verme gerekliliğinden doğması gerekir referandumun.
Ha diyeceksiniz seçtiklerimiz ne kadar donanımlı da onlara bırakıyoruz. O da doğru diyeceğim ama uygun koşulların sağlandığı varsayımıyla yazıyorum bunları. Yoksa sorun eğitim şarta dönecek yine.

* Kazanan - kaybeden hikayesi için şu yazı yeterli. Benim seçimlerin en çok sevdiğim yanı işin matematiği. Her ne kadar bu parti oylaması değil deseniz de iş oraya döndü. AKP + SP + BBP + MHP'den koparılan cemaat oyları eveti oluştururken, CHP + MHP + DSP - MHP'den koparılan cemaat oyları hayırı oluşturdu. DP burada kapalı kutu. Parti "hayır" dese bile tabanı ile ne kadar örtüştüğü belirsiz. DP ile birlikte diğer partilerin de eşit dağıldığını varsaymak çok büyük bir hata doğurmayacaktır. Bu durumu il il 2009 yerel seçim il genel meclisi sonuçlarını baz alarak karşılaştırarak da görebiliriz.

* MHP'nin yaşadığı kayıpların en belirgin olarak görüleceği yerler MHP'nin kalesi olarak bilinen iller ama önce kendi memleketim için yapayım bu hesabı. Hayır oyları için CHP + DSP + diğer parti oyları/2 toplanınca % 16.62 çıkıyor. Çıkan hayır oyları ise % 27.44. Yani son yerel seçimdeki %23.66 lık MHP oylarından yaklaşık % 11 lik kısım hayır vermiş. Bu da MHP oylarının yarısının evete gittiğini gösteriyor. Bu örnekteki rakamlar tabii ki sağlıklı değil ama fikiri net olarak gösterdiği için önemli. Yine bir başka örnek MHP'nin nispeten güçlü olduğu Erzurum. % 87 ile gerçek anlamda "evet" rekorunun kırıldığı Erzurum'da yerel seçimde CHP + MHP + DSP + Diğer partilerin yarısı toplamı % 26.5. Çıkan hayır oranı % 13.06. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

* Kazananlar Gülen cemaati, AKP, BDP. CHP ne kazanan ne kaybeden tarafta sadık seçmeniyle umudunu koruyarak yoluna devam ederken, MHP kesinlikle kaybeden taraftadır. Öncelikle açılıma rağmen tabanı ile yaşanan kopukluk, cemaat baskısının parti içindeki gücünün sanıldığından fazla çıkması ve referandum sürecindeki suya sabuna dokunmayan tavrı ve eskiden hilal olarak adlandırılan bölgedeki hakimiyet kaybının 2009'dan sonra tescillenmesi büyük sorun. Bu durum MHP'de bir değişim ile atlatılabilecek mi yoksa asansör parti hüviyetine geri mi dönülecek göreceğiz. Ben her zaman mecliste kalmalarını diliyorum.

12 Eylül 2010 Pazar

Finaldeyiz !

* İnanılmaz bir maçtan sonra finale çıktık. Bu kadar doğru oynayan bir rakibe karşı hep oyunun içinde kaldık. Sonlarda da her zaman en tuttuğum oyun kuruculardan olmuş Kerem'in önderliğinde galibiyeti kaptık. Helal olsun diyorum. Bu maçtan önce de dediğim gibi önemi yok bundan sonrasının. İstekli, ruhunu ortaya koyan yılgınlığa düşmeyen bir TAKIM var sahada. Gerisi boş.

* Bu arada dünyayı sadece basketbol kalitesi olarak değil "çakallık" olarak da yakaladığımızı gösterdi bu maç. Ömer Aşık'ın darbe aldığı pozisyondaki tiyatral performansa da şapka çıkarıyorum :) Gerçi ikide bir attık zaten deyip savunma mekanizmamızı çalıştıralım.

* Bugünkü maçı kazanmak istiyorsak ilk yapmamız gereken Ersan'ı Hidayet ile birlikte oyuna erken dahil etmek ve tabii ki alan savunması. Adam adama ile atletik yetenekleri bizi fersah fersah aşan bir takımı durdurmak biraz zor. Çalışsak bile faul problemine girmek yüksek ihtimal.

* Bu başarının diğer bir önemi de altyapıdan gelen oyunculara sağlayacağı ekstra motivasyon. 2001 EuroBasket'in 86-87-88 neslinde yaptığı etkiyi şimdi da 95-96-97 neslinde görebiliriz.

* Teodosiç'e de bir şeyler yazmazsak olmaz. Sırbistan çok iyi bir takım olmuş ve bu takımın, takımı ezbere bilen, çok yetenekli ve zeki bir oyun kurucusu var. İşte o adam Teodosiç. En az 10 senesi daha var önünde. Ben en son "yeter lan boku çıktı" diye Jasikevicius'a söylenmiştim. O da böyle ezbere paslar atar, garip garip şutlar sokardı. Bir şekilde atardı, attırırdı ve kimse durduramazdı. O yolda ilerliyor Teodosiç de.

* Son olarak niye seviniyorsunuz lan bu kadar diyen milli bilinci zedelenmiş bireylere de kafam girsin. İki dakika sinirlendirmeyin lan adamı. Sevinmeyebilirsin, senin tercihin ama bana karışırsan, ben de sana söverim o kadar.

3 Eylül 2010 Cuma

Genç Yabancı Transferi

Galatasaray en son hangi yabancıyı parlatıp sattı acaba? Veya bir Türk takımı? Benim aklıma Ilie geldi en yakın. Bir de Toshack destekli Baliç ve Geremi transferleri var ki bunlar olalı 10 seneyi geçti. Düşünün artık durumun ciddiyetini. Tabi bu iş menajerlik oyunlarındaki gibi değil ama yine de fazlasıyla eksik olduğumuz genç yetenek keşfetme konusuyla ilgili olarak "Neden genç yabancı transferlerini bir fırsat olarak görmüyoruz?" sorusuna cevap aramaya çalışacağım. Bunu yazmamdaki temel unsur, transfer döneminin kapanması ile çoğu kulübümüzün 6+2+2 gibi genç yeteneklerin daha kolay değerlendirilebileceği bir sistemi varken bunu kullanmaması.

Öncelikle klişe ama haklılık payı olan bir nedenle başlayalım. Scouting sisteminin olmaması. Yani oyuncunun yeteneğinden, eski futbolcun Prekazi bir Sırp takımıyla oynanan maçta yaptığı bir yorumdan değil, senin maaşlı çalışanın olan scout Prekazi'den aldığın rapordan haberdar olacaksın ve bu işlemi tüm dünyaya hakim olacak şekilde yayacaksın. Hep Avrupa kulüpleriyle finansal rekabeti yakalamak gerektiğinden bahsediyoruz ama beşeri sermayenin etkin değerlendirmesini sağlamak için gerekli olan "Ar-Ge" faaliyetlerinde rekabet edeceğimiz bir ortam bile yok.

Bana göre ikinci önemli neden yetiştirici hoca eksikliği ve hocaların-kulüplerin istemesine rağmen medya ve taraftar baskısı nedeniyle bu riski alamamaları. İkinci nedenin bahane olarak çok kullanıldığını düşünsem de etkilemediğini söyleyemeyeceğim. Taraftar genç oyuncudan bir anda şov yapmasını bekliyor, genç yaşının getirdiği istikrarsız performansa katlanamıyor. Yönetim paraları günü kurtarmak adına daha hazır futbolculara harcıyor. 6+2+2 kuralı bile kulüpleri genç yabancı transferine yeterli düzeyde teşvik edemedi.

Aslında bunların hepsini Marcelo Carrusca örneğinden anlatmak mümkün. Bütçe kısıtlı iken takıma kurtarıcı diye daha kişiliği ve futbolu tam oturmamış bir futbolcuyu getirirsen, ki bu futbolcu ligin sertliğine ve özellikle medyanın sertliğine alışıp alışamayacağı meçhul bir futbolcu, taraftar onu havaalanında alıp omuzlara çıkartırsan o futbolcu patlar tabi elinde. Her çalım atan Arjantinli'yi tutup getirmeyeceksin yani. Getiriyorsan da lige uyumunu sağlayıp vitrine öyle çıkaracaksın.

Bir diğer konu da genç oyuncunun gelecek değeri ile orta yaştaki bir oyuncunun gelecek değeri arasındaki büyük uçurum. Nedir bu 27-28 yaş civarında bonservis ile transfer ettiğiniz bir oyuncuyu 3-4 sene kullandıktan sonra yüksek bir bonservis ile elden çıkartmanız mümkün değil. Bu durum oyuncunun etinden sütünden faydalansanız dahi artık katlanılabilir bir durum değil. Yine Galatasaray özelinden gidelim. Elano özelinden gidelim bu seferde. Elano 2 sene daha bu takımda kalsa ve yüksek bir performans gösterse dahi, bonservis + maaş masrafı 3 yıl için toplam 18 milyon euro. Net kazandırdıklarının bunun üstünde olması gerekiyor ki ortada bir transfer başarısından söz edelim.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Son Transferler Sonrası Galatasaray

UEFA'dan elenişin getirdiği hayal kırıklığının doğal sonucu, yapılan iki güzel transferin taraftar üzerine etkisinin sınırlı düzeyde kalması oldu. UEFA'dan elenişin maddi anlamda götürüsü, çeyrek finale ulaşılması durumunda, yaklaşık 6 milyon euro. Asıl önemli olan ise Aslantepe'de kurulan Avrupa maçı hayalinin 6 ay ertelenmesi, UEFA puanının büyük bir yara alması ve demoralize olmuş bir camia.

Mayısın sonunda, 4-3-3 e göre, yerli transferleri sonrası ve Keita daha satılmadan yaptığım değerlendirmede bir stoper, ön libero, bir sol iç ve Kewell-Gio ikilisinden birinin yeterli olacağını düşünmüştüm. Zaman geçti, Keita satıldı, Elano postalanmaya çalışıldı, olmadı. Sonra 4-2-3-1'e dönüleceği söylense de bazı maçlarda 4-3-3 e devam edildi. En son Misimovic transferi ile sistemin 4-2-3-1'e dönmesi yüksek ihtimal.Sene başında 4-2-3-1'e göre değerlendirme yapsaydım da ihtiyaçlar değişmeyecekti. Sadece sol iç yerine ön libero diyecektim. Aslında farkı yok ikisinde de oyunu iki yönlü oynayabilen bir adam lazımdı. Bu ihtiyaçların hangisi karşılandi dersek. ön libero için Cana ve Kewell diyebilirim. Stoper transferi sol bek üzerinden, Hakan Balta'nın stopere kaydırılması ile, gerçekleştirilirken, sol iç ya da ön liberoya çare bulunamadı.

Peki şimdi ideal kadromuz ne olabilir. Skibbe'nin öndeki 4'lüyü serbest bırakan 4-2-3-1!ine benzer bir sistem bu kadroya en uygun yapı. Kale için Ufuk'a artık kimsenin gık dememeli. Sabri-Neill-Hakan Balta-Insua (Hakan Balta yerine Ali Turan ya da Servet de olabilir)geri dörtlüyü oluşturacak gibi görünüyor. Onlarında önlerinde yer alacak ikili için benim tercihim iç saha maçlarında Cana - Ayhan, deplasmanda ise Cana - Barış. İç sahada oyunu karşı sahaya yıkmakta pek sorun çekmeyen takımda Ayhan'ın tempoyu ayarlamada Barış'tan ve Mustafa Sarp'tan daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Deplasmanda ise Barış'ın agresifliğine ihtiyaç duyulabilir. Musa ve Cumhur alternatifleri ise açıkçası belirsiz alternatifler. Tüm bu alternatifler ilerideki dörtlüden üçünün yabancı kontenjanından kullanılması gerektiğini düşündüğümden. Cana - Elano ikilisi oluşturulduğunda Serdar Özkan da Aydın da ne yazık ki orada son 10 dakika oyuncusu olmaktan öteye gidemezler.

Gelelim vurucu time. arda - Kewell - Lincoln - Baros dörtlüsünün tadı hala çoğu taraftarın ağzında. Şimdi de benim temennim Arda - Misimovic - Elano - Baros dörtlüsünün aynı etkiyi yaratması hatta aşması. Elano'nun sağ açık oynaması kafamda soru işareti yaratmıyor aksine bu dörtlünün oyun zekası ve hareketliliği ile çok etkili olacağını umuyorum. Pino, Kewell gibi yedekler de bu sistem için yeterince iyi.

Son olarak şunu söyleyeyim Okan Alkan gibi biri çıkmadığı müddetçe bu takımdaki en önemli oyuncu şu anda Sabri'dir.

27 Ağustos 2010 Cuma

Başlık Bile Atamıyorum

Komplo teorilerine inanmam ama artık bir şeyden çok eminim bu futbolcular yönetimle işbirliği yapıp Rijkaard'ı istifa ettirmeye çalışıyorlar. Bunun başka açıklaması yok. Yönetim zaten geberesice 2012 kriterleri ve üstün beceriksizlikleri nedeniyle transfer yapamıyor ya da yapmıyor. Aldıkları, sattıkları futbolcular ve mali disiplin adına yapamadıklarını söyledikleri transferler vasıtasıyla oynadıkları kumarı kaybettiler. Belgrad'da olmadı Lviv'de oldu.


Takımın en önemli sorunu konsantrasyon. Özellikle yukarıdaki iki isim son iki maçta yaptıkları hatalar ile takımın elenmesinde baş rolü oynamışlardır. Yenilen gollerde, Hakan Balta asistleri, Servet ise kameramanlığa özenmesiyle beni ekran başında çıldırtılar. Bok gibi oynadığın maçta 90 da gol atmışsın, 5 dakika şahlan da savunma yap be arkadaş. Biraz karakter göster, iş saygını göster. Yok arkadaş yok.


Önemli bir diğer sorun ise yukarıdaki arkadaşın temelinde tartışılması gereken saha içi ve dışı liderlik sorunu. Takımda skora isyan eden oyuncu sayısı hakeme isyan edenden az ise ortada bir sıkıntı var demektir. Geriye düşüldüğü, ya da ani bir gol yendiği vakit her oyuncunun eli ayağına dolaşmamalı. 2 sene önce Bordeaux maçı 1-0 dan sonra kenetlenen takım 3-1 öne geçiyor, 5 dakikada acemice 2 gol, yine ne yapacağını bilememezlik durumu uzaktan bir son dakika golü ile gelen tur. Bir sonraki tur Hamburg maçı. Kewell stoper, 2-0 öndesin. Yenilen uzaktan bir gol, morali düşen acemileşen bir takım ve kaybedilen tur. Geçen sene Atletico Madrid maçı. 1-0 dan sonra saçmalayan takım 1-1'i buluyor yine saçmalamaya devam ediyor ve eleniş. Kewell'ın olmadığı maçlarda daha da ortaya çıkıyor bu boşluk. Arda aslında bu durumun farkında, sanırım Hamburg maçından sonra daha fazla karakter göstermemiz lazım diye bir demeci vardı ama kaptan olarak hala bir çözüm üretebilmiş değil ne kendisi ne de takım adına. Cana buna iyi bir çözüm olabilir ama Arda, Müslüman mahallesinde salyangoz sattırır mı (yanlış olan da bu durum zaten) orası meçhul.

Futbolcuya dayalı düzene son diyenler çabuk pes etmiş görünüyor. FR ile olmazsa artık tek yol Magath ya da Van Gaal'i getirip "futbolcuların ağzına sıçan" hoca modeline geçiş olacak sanırım. Ne demişler zaten "Dinsizin hakkından imansız gelir".

20 Ağustos 2010 Cuma

Ciddiyet Sorunu

* Teknikle, taktikle alakalı bir şey değil bu. Beceri ile alakalı da değil çünkü karşınızdaki takım üst düzey bir takım değil ve bizim oyuncularımız da bu kadar yeteneksiz değil. Sağ taraftaki kamu arazisini yol geçen hanı olarak işletmeye açan Ali Turan, ilk golde adamını kaçıran Servet, 2. goldeki dahiyane göğüs müdahalesinin sahibi Hakan Balta biraz daha konsantrasyon, istek ve özellikle Kewell'da fazlasıyla bulunan iş ahlakına sahip olurlarsa bu hataları yapmazlar.

* Dün Mehmet Helvacı tüm suçu futbolculara yükledi. Söylediklerinin temelinde bir yanlışlık yok bence de. Yukarıda söylediklerimle örtüşüyor ama 2 hafta sonra umarım kendi görevlerini yapmış olurlar da aynı sert eleştiriler taraftardan gelmesin.

* Şahan'ın bir skecinde Güvenspor teknik direktörü forvetlerine şut çekme yasağı koymuştu, vurmayınca gol kaçırma da olmuyor diye. Ben de aynısını yönetime söylüyorum. Kimse ile ilgilenmeyin de elden kaçırma da olmasın. Haber çıkıyor, umutlanıyoruz ister istemez. Ledesma, Rosicky, Misimovic haberleri çıktı ortada bir şey yok. Gerçi benim hala Ledesma ve Misimovic transferlerinden umudum var ama neyse. Hayırlısı.

* Şu referandumu hemen yarın yapsak ta bi kafamız rahatlasa. Bu ne lan !

17 Ağustos 2010 Salı

Başladık !

Bu haftayı 4 maçla kapattım. Tottenham - Manchester City, Sivasspor - Galatasaray, Liverpool - Arsenal, ManU - Newcastle maçlarını izledim. Aralarında en iyisi Tottenham - City maçıydı. İki takımın birbirine denk olması ve geçen seneden kalma bir rekabetin bulunması maçı zevkli kılan unsurlar olsa da ilk hafta maçı olması sebebiyle tempo 90 dakikaya yayılmadı ama yine de Allah eksik etmesin böyle maçları.

Tottenham'ın klasik 4-4-2 si ile City'nin 4-3-3 ü kapıştı. City'nin öncelikle ciddi bir zamana ihtiyacı var. Kolarov, Boateng, Silva, Balotelli, Yaya Toure ve olası Milner transferlerinin takıma adaptasyon süreci City'nin ilk üç yarışına ortak olup olamayacağını gösterecek. Özellikle Milner transferi çok öenmli. De Jong, Yaya ve Barry ortasahası Mancini'nin ürkek anlayışıyla birleşince yeterli ofansif etkinliği gösteremedi. Ireland da Mancini tarafından düşünülmediğine göre bu transferin önemi ortaya çıkıyor. Silva solda başladığı maçta zaman zaman Wright - Philips ile yer değiştirerek etkinlik sağlamaya çalıştı ama Wright Philips solda olmuyor.
Tottenham ise Modric - Huddlestone ikilisi ile baskı kurup top kapabildiği ilk yarım saatte Bale - Ekotto ikilisinin iyi oyunuyla City kalesini ablukaya alsa da maçın adamı Joe Hart ile karşılaştı. Harika bir kaleci performasıydı. Dawson - King ikilisinin ortasahayla yaklaşamadığı zamanlarda bu oyuncuların ağırlıkları Tottenham'ın başına iş açabilir.

Şimdi bu maçı izledikten sonra tutup Sivas - Galatasaray maçını izlemek olmuyor işte. Bakmayın siz spikerlerin tempolu maç dediğine. Topun amaçsızca karşılıklı olarak hızlıca gidip gelmesine tempo diyorlar çünkü. Galatasaray'ın ezberlenen ortasaha yerleşim sorununa sağ açık yokluğu da eklenince zor maç oldu bizim için. Güç ve istek olarak da Sivas ağır basınca yenilgi geldi. Ali Turan kötüydü, ilk maçı fazla eleştirmek istemiyorum ama stoper pozisyonu için düşünülmesi daha iyi olur sanki.

Liverpool - Arsenal maçı ise beklentilerimin altında kaldı. Arsenal ve ManU' yu Liverpool ve Chelsea'den ayıran özellik ne oynadıklarının belli olması ve bunu mükemmelleştirmeye çalışmaları. Chelsea de yavaş yavaş bu takımlara yaklaşıyor ama Liverpool2u ben nedense bir tutarlılık içinde göremiyorum. N'gog garip adam. Inzaghi'ye benziyor stili sanki. En azından bende uyandırdığı his o. Rosicky de Arsene Wenger'den söz almış oynamak için ama Wilshere ve Nasri kendisinden önce tercih ediliyor. Duy bu sesi Rosicky gel buraya 40 maç oynarsın :) Diaby çok iyi futbolcu, Joe COle ve Reina da sakar futbolcu.

Yukarıda da söylediğim gibi ManU da her zaman oynadığını oynadı. Kadroya baktığınız zaman anlıyorsunuz ne olacağını. Ya Rooney- Berbatov ikilisi ile 4-4-2 ya da Berbatov'un yerine Park Ji Sung veya Carrick ile 4-2-3-1. Ondan sonrası ortalama bir ManU seyircisinin tahmin edeceği şeyler.

13 Ağustos 2010 Cuma

Başlıyor !

Vallahi spordan başka bir zevkim yok. Çok değiştirmeye çalıştım ama yok olmuyor. Film izlerim ama çok kaptıramam kendimi. Bilgisayar oyunlarından sporla alakalı olmayanları da oynamıyorum. Herhangi bir müzik enstrümanı çalamıyorum ve ilgi de duymuyorum. Yıllardır bu böyle. Öküzlük mü bu diye de düşünmeden edemiyorum ama ne yapayım içimden gelmiyor arkadaş. Ufakken de en önemli oyuncağım futbol topuydu. Araba, silah gibi oyuncaklar hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Sabah top oynamaya bir çıkardık arkadaşlarla akşam eve zor sokarlardı. Sıkılmazdım hiç, şimdi de sıkılmıyorum. Geçen Ramazan Bayramı tatilinde 7 günde 6 halı saha maçı yaptım. Halı saha maçı var deyince biri reddemiyorum. Yorgun olduğumu bile bile ağzımdan istemsiz bir şekilde "gelirim" çıkıyor. Aynı şekilde öğlen yemek yemeyip ya da otobüse binmeyip artırdığım paralarla top, futbolcu kartı, spor gazetesi veya dergisi almışlığım da çok.
Nereye bağlayacağım yukarıda anlattıklarımı. Tabii ki liglerin başlamasına. Türkiye ve İngiltere ligleri bu hafta başlıyor. Her ne kadar Galatasaray'ımız transferde gecikse de umut dolu bir sezona daha başlıyoruz. Güzel futbol temelinde başarılı bir sezon geçiririz inşallah.
Oleeeeeeeeey oley oley oley, Şampiyon Cimbombooooooooooom.

10 Ağustos 2010 Salı

Yersen !

Şu boşlukta siyasi miting bile izler hale geldim.

Tarih: 05/08/2010
Yer: Aydın.

Başbakan, "Adnan Menderes" temalı konuşmasıyla beni ve muhtemelen milyonlarca kişiyi Bülent Arınç'tan bile fazla ağlatma başarısı gösterdi.

Tarih: 10/08/2010
Yer: Trabzon

Başbakan bu sefer ahlak dersiyle karşımızda. Kaset skandalı ile ilgili eş aldatmanın ahlaksız kişiler tarafından yapılan aşağılık bir tutum olduğunu söyledi ki bence de öyle. O yüzden "Helal olsun, yürü be!" diyecekken aklıma Aydın mitingi ve merhum Adnan Menderes geldi de sustum. Benim utandığım kadar konuşmacı da utandı mı acaba?

Sömür bakalım sömür.

30 Temmuz 2010 Cuma

Galatasaray 2 OFK Belgrad 2


Türkiye'de kanser hastalığına yakalananların sayısındaki temel artışın sebebi radyasyon değil yukarıdaki fotoğraftakilerin yanına eklenmiş bir Ayhan Akman'dan oluşan Galatasaray orta sahasıdır. Hepsi iyi yedek ama üçü bir arada bu kadar kötü olan başka bir grup var mıdır bilmiyorum. Yedek kulübesinde bir arada oturtsan, oturma yerlerinde problem çıkar. Ya birbirine en uzak koltuklara otururlar ya da aynı koltuğa. İlk yarıda bir atak sonrası orta saha öyle bir boşluk verdi ki bu nasıl alan paylaşımı bu nasıl yerleşme diye sormadan edemedim. Bu oyunculara 4-3-3 oynatabilen teknik direktör dünyanın en iyi teknik direktörüdür.

Dünün artıları içinde en önemlisi ise Pino'nun ve Kewell'ın umut aşılayan oyunları oldu. Kewell oyun zekasıyla yine çok katkı sağlayacak. Pino için erken ama sinyaller iyi. Son pas zamanlamasının takımla olan uyumla birlikte düzeleceğini düşünüyorum. Bir başka umutlandıran gelişme Mehmet Batdal. Çekingenlikten kaçırdıkları çok önemli değil. Atmaya başlayınca açılır.

Son olarak da futbol şansı denilen şey de bizden yana değil epeydir. Kaleci faktörü de var bu yazdıklarımda ama yine de söyleyeceğim. Young Boys - Fenerbahçe maçında Young Boys 7-8 net pozisyona girdi, Fenerbahçe ise 2 ve maç 2-2 bitti. Dün Beşiktaş maçının 40 dakikasını izledim. İlk yarısında izlediğim kısımlarda Çek takımı 4-5 tane üst üste pozisyon yakaladı ve 1 tane attı, maç 1-1 bitti. Biz dün 6-7 tane pozisyon yakaladık, rakip 2.5 pozisyon yakaladı ve maç 2-2 bitti. Su mu yok arkadaş Florya'da?

Son olarak biz bu takımı geçeriz ama olur da geçemezsek Adnan Polat şimdiden ofisteki malzemelerini toplayabilir.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Guti Beşiktaş'ta

Böyle ince oyuncular her takıma lazım. Takıma yarar, takımın prestijini arttırarak ilerideki transferlerin önünü açar, takımın zor anlarında liderlik yapar. Daha Guti transferi olmadan arkadaşlarla Beşitaş'tan kimlerin gideceği ve nasıl bir taktik kurgusu olacağı konusunda konuşurken işin içinden çıkamıyorduk. Şimdi ne olabilir ona bakıyorum.

Kadroda olması gereken 5 Türk var. 10 da yabancı sınırı var.

Türkler: Rüştü, Hakan, İbrahim Toraman, İbrahim Üzülmez, İsmail Köybaşı, Ekrem Dağ, Rıdvan Şimşek, Uğur İnceman, Necip, Yusuf Şimşek,Nihat ve tabii ki büyük forvet Marcio Nobre.

Yabancılar: Zapotocny, Sivok, Ferrari, Hilbert, Fink, Ernst, Tello, Tabata, Delgado, Guti, Holosko, Quaresma, Bobo

Beşiktaş'ın 4-3-3 oynayacağı varsayımıyla yaptığım kadro şu



Toraman sağ beke çekilip Necip - Uğur ikilisinden biri kadroya yerleştirilebilir veya Toraman stopere çekilip Fink - Sivok değişikliği yapılabilir.

Hilbert'e yer açmanın tek yolu ise Bobo'nun yerine Nihat'ı kaydırıp Ekrem Dağ veya İsmail Köybaşı ile sol önü tamamlamak gibi duruyor ki hiç mantıklı durmuyor. Herkes Zapo'yu yolluyor bir yerlere ama stoperdeki 2. yedeği kimse söylemiyor. Oraya bir Türk stoper alınmadıkça Zapo hiç bir yere gidemez. Bu durumda piyango kime vuruyor. Guti'nin yedeği konumundaki Delgado ve Tabata'dan birine belki de ikisine. Tello ve Holosko da yine gitmesi muhtemel isimler. Ben Beşiktaş'tan gidecek 3 yabancı totosunda tercihimi, Türk stoper alınacağını düşünerek ki İbrahim Kaş zaten kadrolu eleman, Zapotocny, Tello ve Delgado'dan yana kullanıyorum. Hilbert'in banko yedek olacağını diğer yedek kontenjanı içinse Tabata, Holosko ve Fink'ten (ya da Sivok) ihtiyaca göre bir seçim yapılacağını düşünüyorum.

Bu arada Tello'dan da gayet iyi sol iç yedeği olur. Mayışı uçuk olmazsa düşünülebilir.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Srebrenica ve Bosna Hersek

Hatırladığım ana haber bültenlerinden kalan katliam görüntüleri. Ne bu katliam hakkında ne de genel savaş hakkında şu ana kadar bir satır bile okumadım. 15. yılında okumaya başlıyorum. Mümkün olduğunca objektif kaynaklar bulmak ümidiyle tabii. Bu arada Lorik Cana tranferiyle c lerin Arnavutça'da "ts" diye okunduğu yayıldı. Bu da "Srebrenitsa" diye okunduğuna göre doğru olsa gerek diyerek konuyu futbola da bağlar ve giderim.

11 Temmuz 2010 Pazar

2010 KPSS - İzlenimler

* Şimdi bu sınavın en bütük katkısı Jean - Claude Trichet adlı kişinin Avrupa Merkez Bankası Başkanı olduğunu ve Osmanlı Devleti'nde resmi tarih yazarlığı ünvanının vak'anüvis olduğunu öğrenmem. Hadi vak'anüvisi geçtim de Jean - Claude Trichet ne lan ?

* Eğer kamuda çalışacak mühendisler için bu matematik yeteneğini yeterli görüyorlarsa ben bir şey demiyorum. Standart sınav yapacağım diye sınavın ölçme yeteneğini düşürmeye gerek yok.

* Bir de arada böyle kitle sınavlarına girmek güzel oluyormuş. Alıştırma oluyor. Liseden kalma onu ne yaptın, bunu ne yaptın muhabbetlerini yapma fırsatı buluyorsunuz.

* Sınavın öğetmenler için daha fazla önem taşıdığı açık. Öğretmen arkadaşlarım da yusuflama hissedilirken, diğerleri olduğu kadar havasındaydı.

* Son olarak da 2 saat soru çözdükten sonra ara vermeden İngilizce sourlarını dayayan zihniyeti de kınıyorum. Okunmuyor arkadaşım o paragraflar o kafayla. 10 dakika ara versen incilerin mi dökülecek.

6 Temmuz 2010 Salı

Güle Güle Keita

Galatasaray'ı çıplak gözle izlemeye 6 yıl önce başladım. Ara ara maçları izlemeye gidiyorum ve bence Ribery'den sonraki en göze hoş gelen futbolcu Keita idi. Dikine kaleye giden, rakibe meydan okuyan, hırslı, istekli ama aynı zamanda dengesiz bir şovmendi Keita. Tam anlamıyla "taraftarlık" bir oyuncu. Ben de Aslantepe'de görmek isterdim Keita'yı ama olaya biraz da teknik ve idari yönetim tarafından bakmak lazım.


Keita'nın satılmasını saha içi performansa göre değil de Galatasaray'ın finansal performansına göre değerlendirmek lazım. Keita'nın satılmasına yol açan gelişme geçen seneki ortasaha zaafiyeti ve bu sebeple tutturulamayan Şampiyonlar Ligi hedefi. Gelirlerde önemli bir rahatlama olduğu açık ama bu gelir artışının geçmişin borç yükünden kaynaklanan mali disiplinsizliği düzeltmek için kullanılacağı Adnan Polat tarafından söylendi zaten. Bu sebeple Şampiyonlar Ligi'nden alınamayan 10-12 milyon euro civarındaki gelir bu tip futbolcu satışlarını tetikledi gibi duruyor.
Bu duruma ek olarak bir de Keita'nın gitmek istemesi gibi bir ihtimal de var. Katar kulübünden alacağı para buradan aldığının 2 katına yakın bir para olunca Keita da tercihini bu yönde kullanmış olabilir. . Bu yaşta yetenklerini göstermek yerine parayı tercih etmesi ne kadar garip gelse de kişiliği ile alakalı olduğundan yargılamak yersiz
Peki Keita gittiğine göre yapılacak ne ? Daha önce 2 orta saha olan acil ihtiyaca bir de sağ açık eklenmiş oluyor. Giovani ismi tekrar gündeme gelebilir bu boşlukta. Kendisi istiyor, hoca istiyor yönetim de isterse olur. Kallström haberleri iyice ısındı bakalım CM efsanesi gelecek mi?


Son olarak bizden de eyvallah Keita !

2 Temmuz 2010 Cuma

FCSirius Maçın Adamı



Bu adamın çok üzerine gidiyorlar diyordum ama haklılarmış. Bu adam gerçekten bir bidon.

30 Haziran 2010 Çarşamba

Lig Karmaları - 2

Lig karmalarına devam.

İtalya (4-4-2-Baklava)



Yedekler: Buffon, Zanetti, Chiellini, Criscito, Samuel, Kjaer, Vargas, Montolivo, Gattuso, Hamsik, Jovetic, Diego, Maggio, Vucinic, Etoo, Pazzini

Diego-Pirlo değişikliği yapıp Sneijder ve Cambiasso'yu geriye çekerek daha ofansif bir kadro yapılabilir. Defansta da sol beke Criscito düşünülebilir.


Almanya (4-2-3-1)



Yedekler: Wiese, Boateng, Westermann, Serdar, Naldo, Jansen, Khedira, Vidal, Kacar, Marin, Kroos, Elia, Cacau, Podolski, Müller, Dzeko

Yedekler diğer takımlara göre biraz zayıf kaldı. Stoperlerin de çok içime sindiği söylenemez.

Fransa (4-3-1-2)



Yedekler: Mandanda, Revelliere, Cris, Rami, Cishokho, Makoun, Sissoko, Kallstrom, Pjanic, Hazard, Gervinho, Bastos, Mevlüt, Chamakh

Fransa Afrika takımlarına benzedi doğal olarak. Defans taiwo dışında zayıf. Kapışamaz diğer liglerle bu haliyle.

28 Haziran 2010 Pazartesi

Lig Karmaları - 1

Geçen seneki Real Madrid transferlerinin etkisiyle İspanya ve İngiltere Ligleri ile diğer ligler arasındaki uçurumun hem kadro değeri hem de oynanan futbol açısından derinleştiği malum. Patan'ın fikriyle İspanya, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya Liglerinden karma kadrolar çıkarttım. Bu beş lig dışında bir de Türkiye karması yapıp aradaki farkları başka bir yazıda incelemeye çalışacağım.

Kadrolar için yetenek, form ve kişisel beğeni temel ölçütler. Taktikler de kafama göre. İlk olarak İspanya



Yedekler: Valdes, Pepe, Albiol, Abidal, Filipe, Zokora, Van der Vaart, Silva, Kaka, Jesus Navas, Higuain, Fabiano, Ibrahimovic, Aguero, Forlan.
Yedekler biraz ofansif oldu diyorsanız, Toure, Renato ve Cazorla ile istediğiniz forveti değiştirebilirsiniz. Böyle bir milli takım havuzu olan bir menajer olmak şans gibi sayılabilir ama adamın başının etini yerler, "Yok, onu almadın, bunu oynatmadın" diye.

Şimdi bu kadronun en büyük rakibi olan Premier Lig'e geçelim. Bunun kadar "hayvani" bir kadro var karşımızda.



Yedekler: James dermişim. Given, Glen Johnson, Evra, Agger, Vidic, Mascherano, Barry, Fabregas, Modric, Lennon, Dempsey, Ashley Young, Arshavin, Robinho, Torres.

Dün gece Ntv Spor'da bir program vardı gece. Uykuluydum sanırım, Barry Türkiye Lig'inde oynayamaz gibi birşey duydum. Sonra bir de İngiltere takımındaki oyunculardan 4-5 oyuncu hariç Almanya ilk 18'ine giremez diye birşey duydum. Programdaki iki kişiyi tahmin edersiniz heralde. Takım başarısı için tek değişkenin futbolcu kalitesi olduğunu zannedenler var hala.

25 Haziran 2010 Cuma

Kazım Koyuncu

Bu güzel adamla tanışmak isterdim. Tanışmasam bile bir kez olsun konserine gidip, beraber içlenip, beraber coşmak isterdim. Çok bencilce bu söylediklerim ama inanılmaz bir haz alıyorum onu dinlerken. O yüzden bu bencillik. İlk dinleyişim, aramızdan ayrılışının 3 ay öncesine denk gelir. Birçok ailenin canını yakan o lanet hastalığa yakalandığını bile bilmiyordum o anlarda.Acısında bile mağrur ve asildi. Sonra da gitti bir şey demeden. Saygılar...

20 Haziran 2010 Pazar

Yapma Böyle Şeyler Keita

* Arıza topçuların çoğu Afrikalı ya da Güney Amerikalı. Avrupa ve Asya'dan bu kadar dengesiz adamlar çıkmıyor. Keita'ya bakıyorum, yetenek fışkırıyor adamdan ama dengesiz. Futbol olarak de dengesiz, savruk. karakter olarak da. Çirkeflik futbolun içinde az çok var ama bu bokunu çıkartmak oluyor. Yani göğsünü tut yüzün yerine, "profesyonellik" olsun. Olmadı hem de hiç.
* Bu Dünya Kupası'nda zevkli maçlar izlemek için maçların ölüm kalım maçı olması lazım. Yoksa, risk almayan, tırsak futbol devam eder. Hollanda bile defansif oynuyorsa ciddi bir değişim var demektir futbolda.
* Elano'ya nazar değdi. Yine çok oyunda gözükmüyor ama Elano'nun stili bu. Tamamlayıcı oyuncu. Top alışverişi yapabileceği adamlarla oynama fırsatı verirseniz, gayet güzel bir sağ iç elde edersiniz.
* Maicon bu turnuvanın yıldızı şu ana kadar. Ne ararsan var adamda.
* Son olarak vuvuzelanıza da yapacağınız yayına da ....

27 Mayıs 2010 Perşembe

Stoch Transferi ve Galatasaray'ın İhtiyaçları

Stoch transferiyle, transfer sezonunda gaza basılmaya başlandı. Fenerbahçe bireysel anlamda çok iyi bir transfer yaptı.7 milyon, 9 milyon farketmez çok.4 kere izledim sadece ama bazı oyuncular kendini belli eder ya öyle bir adam işte.Genç, milli takımda forma bulan ve Hollanda Ligi'nde kendini kanıtlamış bir adam. Tek sorun ligin sertliğine, basına, ortama alışıp alışamayacağı ve Fenerbahçe oyun şablonuna uyup uymayacağı. 4-4-1-1 veya 4-2-3-1 sisteminde açıkların defansif katkı yapma zorunluluğu 4-3-3'e göre daha fazla.Bu sorun aşılamayacak bir sorun değil, tamamen öğrenme ve öğretme yeteneğiyle alakalı. İzleyip göreceğiz sistemle ve özellikle Santos ile olan uyumunu. Hayırlı olsun diyemeyeceğim, İnşallah ellerinde patlar.

Etik mevzusuna gelirsek, ortada etik olmayan bir şey yok bana göre. Sırf fiyat arttırmak için işin içine girse bir kulüp etik olmaz. Yoksa, bir oyuncu ile birden çok kulüp ilgilenebilir, bir yarış içerisine girersin, alırsın alamazsın orada kapanır olay. Bunu basının gazıyla büyük bir yenilgiye dönüştürmenin gereği yok. Ben Elano-Arda-Keita-Baros dörtlüsünün bozulmaması gerektiğini düşündüğüm için, rotasyona girebilcek başka bir açık ki Kewell olur Gio olur bulunacağını düşünüyorum. Açık kıtlığı yok dünya üzerinde. Hatta gidip yetenekli, genç ve tabii ki karakterli bir Güney Amerikalı bile getirsinler olur benim için.

kıtlık olan yer ve benim sağlam transferler yapılmamsını kabullenemiyeceğim yer, en iyi böyle anlatılacağı için FM tabiriyle söylüyorum, çok iyi bir DM ve çok iyi bir CM ve yine rotasyon için CM'dir. Bunlar alınmadığı sürece ne alırsanız alın bu kadroyla dikiş tutturamazsınız. Stoper söylemedim çünkü Servet, Emre Güngör ve Gökhan Zsn için belirsizlik sürüyor. Servet ve Emre Güngör giderse ki öyle duruoy bu durumda ikinci stoper için elde Gökhan Zan ve Ali Turan kalıyor ki tek kelime ile olmaz. En iyi Türkleri yolladığımıza göre Bir de yabancı stoper yazalım tahtaya. O zaman Neill, DC transferi, DM transferi, CM transferi, Elano, Keita ve Baros ile yabancı hakkımız doluyor. g
Yani, gözüken durum aşağı yukarı şu,

Hali hazırda olanlar,
GK: Aykut, Ufuk, Leo Franco
DR: Sabri - Uğur
DL: Hakan - Çağlar
DC: Neill - Ali Turan
DC: Transfer - Gökhan Zan
DMC: transfer - Mustafa Sarp - Musa Çağıran
CM: Elano - Barış
CM: Transfer - Emre Çolak - Ayhan
AMR: Keita - Serdar Özkan
AML: Arda - Kewell veya Gio
ST: Baros - Mehmet Batdal

Ekleme ya da çıkarmalar tamamen şu an bilmediğimiz transfer bütçesine bağlı.Servet, Topal, Emre Güngör'den kazanılacak tahmini 10 milyon euro ve yönetimin ayırdığı bütçe ile Orta saha için ideal oyuncular bulunabilr mi? Gio maliyeti düşürülüp alınabilecek mi,yoksa boştaki Kewell ile bir sene daha devam mı gibi sorular kafa kurcalıyor.

Veeee evet Dünya Kupası başlıyor. Favorim İngiltere, Plase İspnaya, Sürpriz kamerun :)

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Karışık

Mutlu olmak için nelere sahip olmanız gerekir? Çok değişken var ama olmazsa olmazları sayayım. Para, zaman, sağlık, sevgi ve bunların getirdiği özgürlük hissi. Birinin eksikliği bile mutlu hissetmemizi engeller. Tamamlayıcı unsurlar yani. İnsanın en mutlu yıllarının genelde üniversite hayatını kapsaması da bundan.Benim de öyleydi. Çok olmasa da yetecek kadar para aileden geliyor, yetmezse kredi kartı var zaten(kapı kapı dolaşıyorlardı bankacılar 3-4 sene önce). Zaman istemediğin kadar vardı, şöyle ki mal gibi günde 6-7 saat PES ya da FM oynayıp hala gezmeye tozmaya boş zamanım oluyordu. Sağlık desen, çok şükür dirençli bir bünyem var, pek hastalık uğramadı. Sevgi, aşk olmasa da aile, akraba, arkadaş derken sevenlerim vardı ya da öyle olduğunu sanıyordum ve tabii ki gelecek kaygısı denilen şey yoktu. Özgürdüm yani. Boşvermişik havasında olmasa da takılıyordum kendimce.
Şimdi ise bunların hiçbiri yok. Çok düşünmeden bir yol seçtim, ilk ve tek başvurumda, olursa olur tadında bir başvuruydu, kabul aldığım yerde master yapıyorum ya da yapmaya çalışıyorum, okulumu uzattım, çalışmam gerek seneleden 2 sene çaldım, bir öğrenim kredisi daha alıyorum borç yiğidin kamçısı zaten, seneye ilk dönem yine sürünme ihtimalim var sınıflarda, zaman hiç yok, zaman olsa para yok, zaman olsa para da olsa heves yok, bu böyle gider işte. Aşk, lafını bile açmıyorum :) Havalar kötüyken, bu duygularım açığa çıkmıyor da, havalar şimdiki gibi şahaneyken depresif bir hale bürünüyorum. Neyse sağlığım yine iyi çok şükür. O da yeter zaten !!!
Neyse enseyi daha fazla karartmayalım, bu güzel havaların beni mahvetmesine izin vermeden, çalışmam gereken konulara geri döneyim. Askerdekiler gibi şafak saymaya başlıyorum artık. Şafak 44.

29 Nisan 2010 Perşembe

FC Barcelona 1 Inter Milan 0

Güzel futbol kaybetti geyikleri yine başlıyor. Anti-Barca olup çıkacağım yakında ondan korkuyorum. Öncelikle nedir güzel futbol ?
Savunma ve hücumun birbirinden ayrılmaz birer parça olduğunu kabul ettiğimiz sürece futbol kavramı pek önem teşkil etmiyor. Şimdi bakalım güzel ne demek? TDK'dan aldığım iki karşılık aşağıda.
1. Biçimindeki uyum ve ölçülerindeki denge ile hoşa giderek hayranlık uyandıran.
2. Hoşa giden, beğenilen, iyi, doğru bir biçimde.

Şimdi her iki anlama da bakalım. 1. anlama bakıp, Inter takımının alan paylaşımındaki başarı, oyuncularının doğru pozisyon almaları, kesicilerinin konsantrasyonu, fiziki üstünlüğünün sahaya yansıtılması ve farklı yerlerde oynayan iki oyuncusuna rağmen takımın hırsı ve uyumu bende fazlasıyla hayranlık uyandırdı. Bunları yapmak kolay bir iş gibi görülüyor ama bu en az Barca'nın oynadığı futbol kadar zor ve bu oyunda süreklilik sağlamak hücum futboluna oranla çok daha zor. O yüzden Inter güzel futbol oynamıştır bana göre. Ben bunlardan zerre zevk almıyorum diyen biri de çıkabilir. Herkesin algısı farklı.
2.anlama bakarsak burada "hoşa giden, beğenilen" kısmı ile 1. anlamdaki "hayranlık uyandırma" kısmın paralellik oluşturduğunu görüyoruz. Zaten beğenenler ile beğenmeyenler arasındaki farkı oluşturan etmen bu. Ama "iyi" ve "doğru" bir biçimde kısmına beğeni karıştırılamaz. Çünkü, sahada Inter yapmak istediği şeyi iyi ve doğru bir biçimde uygulamıştır. Yine güzel yapmıştır işini yani futbol oynamayı.Tıpkı Barcelona gibi.

Herkesin Barcelona gibi top oynamasını istemek de ayrı bir terane. Herkesin ne oyuncu kaliteleri ve yetenekleri aynı, ne oynadığı lig aynı, ne de taraftarlarının beklentileri aynı. Rakipleri doğal olarak Barcayı durdurmak için bir sistem oturtmaya çalışıyor ve teknik direktörler Barca'ya karşı hücum oynayarak Nou Camp'ta kazanmanın pek mümkün olmadığını 4-5-6 lık tarifelerle anlamış durumdalar. O zaman bir takım Barca'ya karşı hücum futbolu oynamaya kalkıp fark yedikten sonra mı güzel futbol oynamış olacak yoksa bugünkü futbolla mı. İlk seçenekte güzel futbol ortaya çıkıyor ama sadece Baeca tarafı için. İkinci şıkta da Inter tarafına çıktığı gibi. Bu şartlar altında da insanların daha fazla yarar sağladığı sistemleri kullanmalarına saygı duyalım.

Son olarak da Pique'ye el insaf diyor, Mourinho'ya da BÜYÜKSÜN diyorum.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Taraftarlık

Okuduğum bloglarda yazılar kadar yorumları okumaya da vakit ayırıyorum ve gördüğüm manzara karşısında dehşete kapılıyorum. Messi - C.Ronaldo ve Lebron-Kobe karşılaştırılmaları ne zaman yazı konusu olsa, "beğenmediğini yerin dibine sokma" ekolünün bireyleri ortaya çıkıyor bir anda ve yorumlar "X adam değil", "Y kendini yere atıyor", "Onu hakemler kollmasa görürüm ben" vs. ekseninde sıkışıyor.. Bunun sebebi kadar kafama takılan bir başka şey da Türkiye'de yaşayanların nasıl yurtdışındaki bir takıma bu kadar bağlılık gösterebildikleri.Önce bu konudan başlayayım.
Bağlılık gösterebildikleri dedim çünkü sempati duymak ile bağlılık göstermek farklı şeyler. Ben de Valencia'ya, Milan'a, Dallas Mavericks'e, Werder Bremen'e genel anlamda da hücum futbolu oynayan tüm takımlara sempati duyarım. İsterim başarılı olmalarını ama başarısız olduklarında Galatasaray'daki gibi acı duymam, kafayı takmam. Özellikle Barca-Real maçlarından önce ve sonra o kadar agresif yorumlar okuyorum ki, sanırsın adamlara ertesi gün arkadaşı gelip "nasıl koydu lan Pedro diyecek", dışarıda Barça formalı en az 20 adam görüp siniri bozulacak, ertesi gün medyasında her yeri bordo mavi görecek. Ben mi duygusuzum, arkadaşlar mı duygusal orasını bilemiyorum. İddaa oynadığım zaman çok fanatik olabiliyorum ama orada motivasyon farklı.


Gelelim yerin dibine sokma geleneğine. Şimdi evet Messi dünyanın en iyi futbolcusu. Bence de öyle ama bu Ronaldo, Rooney, Gerrard daha iyi diyen adamla ya da benim 2 sene önce savunduğum gibi Kaka en iyi diyen adamla dalga geçmeyi gerektirmez. Hatta biri gelir en vazgeçilmezi Essien onun için Essien der ona da eyvallah derim. Yok Ronaldo artiz, sahtekar, Rooney hırçın, bencil, Kaka sakat,istikrarsız falan filan. Gören de Messi'yi aziz sanacak. Hakemlerin kolladığı Real Madrid'in ezeli rakibi Barcelona, ki hakemler takım eyırt etmeden büyük takımların lehine hataları daha fazla yapar, 1 haftadır 3. gol ofsayt diye ağlıyor. Geçen sene ne diyordunuz Chelsea maçından sonra. Olsun, Barca güzel top oynuyor, Chelsea futbolu çirkinleştiriyor zaten. Chelsea - ManU finali sıkıcı olurdu. O zaman şimdi de Mourinho güzel demeç veriyor o yüzden ben İnter'i finalde görmek iatiyorum. Basın toplantısı daha zevkli geçer. Bir tarafta Van Gaal bir tarafta Mourinho.


Aynı şeyi LeBron - Kobe ikilisinde de görüyoruz. Ben son 4 senedir detaylı takip etmiyorum NBA'yi. İşi LeBron - Kobe düellosına çevirmek zaten NBA yönetiminin taktiği ki gayet normal. Ben ikisini de hayranlıkla izlemekteyim. Tıpkı Wade, Derrick Rose, Nowitzki ve adamım Steve Nash gibi. Hepsinin oyunlarının farklı yönlerine kapılıp öyle izliyorum maçları. Karşılaştırma yapıp şu daha iyi diyenler de olabilir ama LeBron ya da Kobe çok abartılıyor, ya da Kobe koyar, LeBron ağzına sıçar tarzı cümleler duyarsam göğsüm daralıyor, yüreğim kanıyor olmasaydı sonumuz böyle diyoum. Sözün özü birini ötekileşirmeden(bu kelimeyi de kullandım ya cümle içinde artık ölsem de gam yemem), gerekçelerimizi söyleyerek derdimizi anlatısak daha güzel oloacak sanki herşey.
Ve Milan sempatizanı olsam da bu gece Forza Inter diyorum.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Galatasaray 0 Bursaspor 0

Çok güzeldi gerçekten. Kırmızlardan sonra kazanma ümidimi kaybettim, ama yine de gayet mutluydum. Niye derseniz cevap belli. İç sahada rakip ayırt etmeden oynanması gereken tempolu, hareketli futbolu sahaya yansıtan, top şişirmeden ayağa paslarla hücumu düşünen, ikili üçlü şık pas alışverişleri yapan, bekleri hücuma destek veren, özgüveni yüksek, yeteneklerinin farkında bir takım, coşkulu istekli, destek olmaya gelmiş taraftar topluluğu. Kötü olduğumuz yerler yok muydu, vardı tabii. Çoğu kontranın tehlikeli pozisyona dönüşmesi, son paslardaki isabetsizlik ve zaman zaman yaşanan, pas veren ve hareketlenen oyuncular arasındaki uyumsuzluk duran toplardaki savunma zaafiyeti gibi sorunlar başgösterdi ama takımdaki istek bunların önünde.
Kişisel anlamda bakarsak. Aykut şaşırttı iyi anlamda, Sabri konsantrasyonsuz ki o geri pası pozisyonu facia :) Neill, Neill işte. Ne desem ki. Hakan Balta uyumlu, Caner'in ısrarla orta yapamamasını anlamlandıramadım. Bioxcin satışları tavan yapmıştır bu maçtan sonra. Keita istekli ama verimsiz, Gio 2. yarı görünmedi sonra da çıktı zaten, Elano kıpkırmızı, kaldıramıyor adam bu tempoyu, Arda daha istekli, daha akıllı, Topal transfer motivasyonu ile derli toplu ve Baroooooos kral ve vazgeçilmez.
Enseyi karartmamak lazım. Ümitvar olmadan nasıl yaşanır ki zaten. Bu sene bitti, planlar artık önümüzdeki sezon için ama Uefa'yı alacağız geyiği yapanı döverim söyleyeyim baştan.

22 Nisan 2010 Perşembe

"Eyyafyallayöküll"

Bu isme gündemi takip eden herkes aşina. 3 haftadır sınavlarla boğuşmakta olan ben bugün bahar tatili öncesi son sınavımı olacaktım ki, bu yanardağ sayesinde sınavım ertelendi. Peki yanardağ nasıl erteliyor senin sınavını derseniz, geçen hafta konferans için Londra'ya giden hocamızın oradan gelememesi cevabını veririm :) Kendim içim seviniyorum çünkü iyi çalışamadım. Öte yandan da kendimi hocanın yerine koyunca da durumun ne kadar sinir bozucu olduğunun farkına varıyorum ve üzülüyorum ama oluyor böyle arada. Başkasının çektiği eziyet, her ne kadar sizden kaynaklanmasa da, size yarar sağlayabiliyor. Neyse bana iyi tatiller.

9 Nisan 2010 Cuma

Protesto

Galatasaray tribünlerinin Diyarbakırspor maçındaki protestosu herkes tarafından benimsenecek bir protestoya dönüşebilecekken, malum tezahüratın sinema kısmı nedeniyle tartışmalı hale geldi. Bu kadar ucuz bir cümlenin yerine başka bir cümle koyulsa o tezahüratı 5000 kişi söylediyse o gün o sayı 10000' e çıkardı. Ne yazık ki taraftarlar çokça eleştirdiği medyanın gazına gelip saçmalamıştır ve ayıp etmiştir o cümleyle. Oyundan çıkarken ki tepkinin ise, Arda'nın ilk golden sonra Baros'un taraftarlara koşuşunu engellemesi üzerine oluştuğu söyleniyor. Bu net görülmüyor ama statta olanlar daha net görmüşlerdir, onun için doğru kabul etmek lazım. Bu sebeple Arda yapılması gereken en son şeyi yapıp taraftara sırtını dönmüştür ki, bu istersen Messi ol, Galatasaray'da "simge" olmak istiyorsan yapılacak en son şeydir. Şimdi taraftar herşeydir derken abartı gibi gelebilir ama öyle. Düşünün şimdi Jo'nun kalma şansını. Fena da oynamıyorken bir büyük hata, diğer ülkelerde hata kabul edilmemesi gerçeği değiştirmiyor burası Türkiye ve kendine has bir karakteri olması da takdir edesiniz ki normal Sivas maçında kötü bir 20 dakikalık performans ve gümmmm. Burada sorumlu biraz da olmayan idari menajer ama o apayrı bir konu.

Şimdi Arda özelinde bir değerlendirme yaplaım. Arda'nın özel hayatı umrumda değil. Benim de maddi gücüm olsa ben de kapatırım sinemayı ne var bunda. Görgüsüzlük değildir bana göre. Adam sevgilisinin oynadığı filmin galasına gidememiş, böyle bir jest yapmış. Benim içim önemli olan saha içi performansıdır. 7 gol, 11 asist, oynamadığı maçlarda kaybedilen puanlar Arda'nın önemini zaten ortaya koyuyor ama bu Arda'nın önceki senelerdeki isteğini,hırsını sahaya yansıttığını, önemli anlarda karakter gösterip sorumluluk aldığını, yabancı oyuncuların takıma entegrasyonunda kaptanlığın gerektirdiklerini yaptığını göstermiyor. Arda'nın bu seneki eksiklği ve taraftarın özlediği şey bu. Saha içinde skora isyan eden oyuncu zaten yok, bir de Arda ruh gibi dolaşınca şarteller indi taraftarlarda. Bir de "ama gerçek Galatasaraylı" olayı var ki hepten ilginç. İyi de ben Galatasaray sevgisiyle dolu 20 kişi göstereyim etrafımdan onlar oynasın o zaman. Arda çok üzüldü maçta, benim de içim acıdı ama bu şan, şöhret, para gibi getirilerin de biraz maliyeti oluyor. Karşılığını en azından karşılık vermek için çabaladığını göstermezsen hiç kimse kara kaşına, kara gözüne Galatasaray sevgine bakmaz "Büyük Kaptan" adayı.

Gelelim taraftarlara. Öncelikle " 14 sene bekledik " diyenlerin kaçı 14 sene bekledi ki diyenler, taraftar kitlesinin değişen futbol ile birlikte sonuç odaklı hale gelmesini anlatmak isterken, saçmalıyorlar. Mücadele gösterin biz yine bekleriz anlamını çıkarmak zor değil. Bekleyemez çoğu ama amaç öyle. Madem nesilden nesile aktarılan efsaneler tezahürat konusu yapılmayacak o zaman Metin Oktay tezahüratı da yapmasın o yaş grubundakiler. Taraftar profili değişmedi mi değişti tabi. Taraftara müşteri gibi davranırsan taraftar da müşteri hakları çerçevesinde tepkisini gösterir. Futbolun taraftarlar için taraftarlık bağını zedelemeden bir sosyal ektibiteye dönüşmesini istiyosanız onların görmek istediği mücadeleyi sahaya yansıtacaksınız. Yoksa ben de dahil hiç kimse sağdan soldan kısıp maça gidince, yerden kalkamayan 11 adamı değer verdiği forma altında görmek istemiyor.

Galatasray'ın uzun vadeli başarısı bu yaz yapılacak hamlelere bağlı. Kısa vadeli başarı için ufak bir şok gerekiyordu. O da yapıldı. Olumlu ya da olumsuz etkisini göreceğiz önümüzdeki haftalarda.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Zaman Akıp Gidiyor

Olağan koşullarda da çok sık yazmıyorum ama bu ara baya uzun olmuş. Keyfim mi yoktu vaktim mi bilemiyorum. 28 Şubat'ta Kasımpaşa maçını yazmışım, sonra ha bugün ha yarın derken gelmişiz 2 Nisan'a. Bu sürede aklımda kalanları kısa kısa not düşeyim bari.

Öncelikle burnuma gelen şampiyonluk kokusu, bu 1 ay içinde güneydoğuya doğru hızlı bir yolculuk gerçekleştirdi. Evet, Galatasaray'ım 7 de 7 yaparsa şampiyon olur da nasıl olacak o iş diye bir soru da dolanıyor kafamda. Ne yaparsın umut taraftarın ekmeği.Bu 4 maçta alınacak 8 puan şampiyonluğun anahtarıyken, sadece 3 puan alıp üstüne ezeli rakibine yenilip, onu şampiyonluk potasına sokuyorsan bir oturup düşünmen gerekir.

Eskişehir maçı ile başlayalım o kadar uzun süre oldu ki hatırlayamıyorum. Mehmet Topal'ın performansındaki değişkenlik demişiz Kasımpaşa maçındaki oyununu överken ve Eskişehir maçında da bu değişkenliği kötü bir şekilde tecrübe etmişiz. Oyunculara her maç için 1 ile 10 arasında nesnel bir performans puanı verilse, Mehmet Topal'ın puanlarının standart sapması 2 çıkar en az. Böyle bir futbolcu nasıl Premier Lig takımlarına gidecek merak ediyorum.

Trabzon maçı ise ayrı bir vaka. Arda'sız, takımın Arda'sız karakterini kaybetmesi de ayrı bir sorun, ilk 10 dakika böyle bir deplasmanda net 2 fırsatı kaçırırsan, üstüne de Emre Güngör tüy dikerse nasıl maç kazanacaksın. Orta saha demekten dilimde tüy bitti ama yok işte elde avuçta olan Ayhan, Barış, Topal, Sarp. Ritmini bulamamış bir Elano'nun yanına veya arkasına bu oyunculardan ikisini koyarsan o takım bir tek kanatlara mahkum kalır. Onu da iki kişiyle kapatırlar, kilitlenir kalırsın.

Ve gelelim dananın her yerinin koptuğu maça. Emre'siz Fenerbahçe ortasahası, Galatasaray'ın az daha iyi alan bölüşen hali oluyor. İki takım da birbirine pres yapmayı düşünmeyince ki deplasman takımı açısından normaldir, ortaya 0-0 a bağlanan bir maç çıktı. 35 metreden yediğin golle de ruhsuz oyunumuzu taçlandırdık. Maçın başındaki şok presle gelen pozisyon ve Neill'in uzun topuna hareketlenen Jo'nun işi bilen fubolcu böyle olur dedirten pasıyla oluşan pozisyonlar girse böyle yazacak mıydık orası tartışılır tabi. Kazanan haklıdır der geçerdik heralde.

Maçtan iki saat kadar önce yağan yağmura pencereden baktığımda nedense aklıma Leo Franco geldi ve Patan'a şimdi bizim "süper" kalecimiz (böyle demedim aslında sansürledim) bir tane yer onu çıkartmaya uğraşırız bir de dedim. Ben demiştime getirmiyorum olayı.Fenerbahçe'nin bizim maçlardaki futbol şansı mı dersiniz, konsantrasyonunun karşılığımı dersiniz, büyü mü dersiniz neyse artık, ona getireceğim. Olmuyor yani her maç biri çıkıp beyinsizlik hakkını kullanıyor. Ayrıca, Selçuk Şahin Fenerbahçe formasılya, ligde birden fazla maçta tek bir takıma gol atmayı başarabilmiş. Tahmin edin hangi takım ?

28 Şubat 2010 Pazar

Galatasaray 4 Kasımpaşa 1

Avea reklam müziğini ilk defa bu kadar içten söylüyorum. Oh beaaaa. Budur ya. Statta böyle coşkulu, tempolu ve Giovani'li bir takımı izlemekten daha güzel bir haftasonu eğlencesi bulamazdım heralde. Karşında gördüğünü tekmelemeyen bir takım. Kendi oyununu oynamaya çalışıyor ve iyi de oynamıştır bence bugün. Öndeki prese karşı top şişirmeyip kısa kısa paslarla hücuma çıktılar. Her ataklarında sakince kafalarını kaldırdılar, paslaştılar, uygun durumda şut çektiler. Seneye oyuncularını kaybetmeyip, defansını da güçlendirirse ilk 6 adayıdır. Yılmaz Vural'ın değeri bilinmeyen bir teknik direktör olduğuna ikna olacağım bu gidişle.

Gelelim bize. Takımda kötü oynayan yoktu. Hepsi istedi ve aldı. Sadece Arda'nın gayet olağan olan yorgunluğu göze çarpıyordu o kadar. Yine de golünü yazdı kaptan. Sabri'nin dönüşünün sağ kanadı nasıl canlandırdığı aşikar. Bindirmelerinin yanısıra önde basarak, baskı kurmamızı da sağladı. Golde kademe hatası var tabi ama 2 aydır oynamayan bir futbolcu o kadar da hata yapar. Neill, Neill işte. Başka söze gerek yok. Servet de önceki maçlara göre daha derli toplu gözüktü. Caner de defansif performansı da takımın önde basmasının etkisiyle iyi gözüktü.

Orta sahada Mehmet Topal gayet iyi oynadı. Bu kadar değişken performanslarının nedenini bir çözebilirsek derdimiz kalmayacak. Ayhan, hamlığını biraz olsun atmış gözüktü. Topun dolaştırılmasında soğukkanlı oyunuyla önemli rol oynadı. Keita, her zamanki gibi delici. Golü mükemmel ama 1-0 ken oyunu biraz şova dönüştürüp disiplinden çıkıyor gibi geldi bana. Yoksa bulduğu pozisyonlarda forvetleri topla buluşturamayacak bir adam değil. Arda dediğim gibi sakatlığının ve yoğun maç temposunun getirdiği yorgunlukla bildiğimiz Arda gibi dğildi ama haftaya eskiye dönüş yapar Giovani için bir şey diyemiyorum. Son yıllarda o kadar Galatasaray maçı izledim. Kaleye bu kadar net ve hızlı giden bir adam görmedim. Yetenekleri TÜrkiye'yi fersah fersah aşıyor. Performansıyla da aşarsa fazla izleyemeyiz kendisini Türkiye'de. Jo'yu izlemekten fazlasıyla memnunum ama opsiyonu olmadığı için kendimi alıştırmak istemiyorum. Topla arası gayet iyi. Hava toplarını yüksek bir yüzdeyle indiremese de rakibi bozuyor, asisti de oyun zekasını gösterdi zaten.Bir Brezilyalı forvetin vuruş tekniğini zaten tartışmam. Satın alabilirsek seneye süreklilik problemini de aşacağını düşünüyorum.

Bu maçtan sonra fazla iyimser bakıyor olabilirim ama şampiyonluk kokusu da gelmiyor değil.

27 Şubat 2010 Cumartesi

Bridge By-Passes Terry


Aferin Bridge. Severdim seni zaten. Bu sevgiyi de hak ettin bugünkü davranışınla. Bahislere de malzeme olan olayda Bridge, İngiliz spikerin de başlıktaki cümleyle aktardığı üzere, Terry'nin elini sıkmadı. Doğal olan da bu zaten. Aksi halde yapılan profesyonellik değil kodoşluk oluyor. hayat graip şey işte. Yukarıda kanka modunda bir fotoğraf varken şimdi elini bile uzatmıyor hale gelebiliyorsun. Allah düşmanımın başına vermesin böyle şeyi. Neyse maça dönelim, gözümüzün pası silinsin.

25 Şubat 2010 Perşembe

Galatasaray 1 Atletico Madrid 2

Suç bende değil. Hakem kötü yönetti, takım kötü oynadı, taraftar kötü (bütünsel performans olarak bakıyorum). Sonuç normal karşılanmalı. Kontrol futbolu ve Türk Takımları konulu bir panele ihtiyaç var. Hakan Şükür az önce Galatasaay'ın kontrollü oynadığını söyledi. Kontrol futbolu dediğimiz şey rakibin ayağına bakıp, 5 pas bile yapamamak mıdır, yoksa kendi pas düzenini kabul ettirerek oyunun temposunu yönlendirmek midir ? Bugün oynadığımız şeyi bir kalıba sokacaksak bu defansif futboldur.

Bu takımın sorunu ortasaha demekten bıktım ama öyle ne yapayım. Olmaz yani mümkün değil. Bu kadar "temiz" oynayan adamlar yan yana olmaz. Topal alıyor hiç risk almıyor, topla kat etme sıfır, atakları yönlendrimede başarısız. Sarp şu son iki maça kadar formayı kapmasını sağlayan özelliğini iki maçtır gösteremiyor.Enerjisini, hırsını ortaya koyamayınca da fazlasıyla sıradan bir futbolcuya dönüşüyor. Orta üçlümüz savunmada alan parselleyemiyor. Hücuma çıkışlarda hiç bir organizasyon yok. Mustafa Sarp'ın ceza alanına girmesi, pozisyon kovalaması güzel ama asıl önemli olan duracağı yeri hem Topal'ın hem Sarp'ın bileek pas yüzdesini arttırması ve pas trafiğini hızlandırması. Defansif kurguyu aksatmadan bunu sağlayabilecek bir ortasaha oyuncusu transfer listesinin ilk sırasında olmalıdır. Elano sakatlandığından ötürü çıktı sanırım. Yerine giren Ayhan'da uzunca bir süredir oynamamanın etkisiyle berbat bir maç çıkardı. Özet olarak orta sahamız süründü bu akşam.

Defansa gelirsek eğer, yediğimiz ilk golün aynısını geçen sene ya biz ya da başka bir Türk takımı yedi. Ama hangi maç, ne zaman hatırlamıyorum. Pozisyon tıpatıp aynıydı ama ona eminim. O pozisyonda Neill anlamsız bir hamle yaptı, tüm defans golden önceki Atletico baskısının getirdiği tedirginlik sonucu uyuyakaldı ve Simao da harika bir plaseyle topu ağlara yolladı. 2. gol yıllar sonra gelen bir döndürmeyin vakasıdır. Ben ağırlığından dolayı yediği çalıma kızmam, ama Servet maç boyu konsantrasyonunu bir türlü sağlayamadı. İki maç dışarıda kalınca performansı bu kadar düşmemeli.

Ama asıl yenilgiyi getirorsen bana göre takımın maça konsantre olamaması. Bu kadar ürkek, çekingen oynanmaz. Hele hele kendi sahanda oynuyorsan birazcık rakibi ısıracaksın. Arda geçen sene Hamburg maçından sonra verdiği röportajda "Golü yedik mi hemen oyundan düşüp paniğe kapılıyoruz, daha karaktrli oynamamız lazım" demişti. geçen seneden değişen bir şey yok. Takım reaksiyon vermiyor ne yazık ki.
Rijkaard uzatmaları düşüneek bir değişiklik yapmadı sanırım. Gerçi orta saha böyle dükülürken 360 dakika uzatma olsa değişiklik lazım bence. Bir de Rijkaard'a birileri Türk futbolcularının psikolojik yapılarının farklılığını anlatması lazım sanki.

Gelelim hakeme. Şimdi ben sinirlenince küfür eden bir insanım. Bugün de kandil, beni o kadar günaha soktu ki sırf bu yüzden bu hakemi yolda görsem sopalarım. Vicente Calderon'da takdir hakları bu kadar atletico lehine kullanılmadı be kardeşim.Bu durumda taraftarın! da payı var ona aşağıda değineceğim. Adamların baskı kurmasına yardım etti hakem. İnce ince işledi. Yardımcısı da penaltı pozisyonunda kremasını ekledi pastayı yemesi de Forlan'a düştü. Yani o pozisyonda bir kişinin, ama olmamak şartıyla, o eli görmemesi mümkün değil. Ne mümkün, bilerek çalmaması. İşte o zaman bu şerefsizliktir, emek çalmadır, düpedüz ... Ben iddia ediyorum Caner, bu arada kendisine yaptığı "amatörlükten" dolayı sevgilerimi yolluyorum, Atletico formasıyla Vicente Calderon'da 2. sarı karttaki hareketin aynısını yapsın , o kart hakemin cebinden çık-a-mazdı. Burada da lobi etkisi mevcut ne yazık ki. Niyet değişmedikçe, hakem sayısını sonsuza götürün limiti yine ibnelik çıkacak.

Ve gelelim benim de zaman zaman içinde yer aldığım gruba yani stattaki taraftara. Maç başında koreografi 10 numara. Ellerine sağlık yayında ve yapımda emeği geçenlerin ama sorun yine aynı. Maçın başı bir taraf ıslık, bir taraf tezahürat. Ortada biri üçlü, biri Cimbombom'um benim. Ahenk sıfır. Bunun yanında ne rakip ne de hakem üzerinde baskı kurabilmek için bir çaba yok. hakem bir ara zart zurt herşeye faul çaldı. Orada stad düdükte bir inleyecek ki adam bir daha düdüğü götüremeyecek eline. Yeni stad ile aşılacak problemler bunlar. Bir de olumlu sonuç çıkaralım, iyi gün taraftarları Kasımpaşa maçına yüklenmeyeceği için rahatça yer buluruz maçta. Ben zaten en rahat biletleri Fener yenilgileri ve Avrupa yenilgileri sonrası buluyorum.

Canları sağolsun diyor, önümüzdeki maçlara bakıyoruz.

Garanti Bankası, Biletix ve Galatasaray

Atletico Madrid maçına yarım saat kaldı. Şu an Ali Sami Yen'de Eski Açık'ta tezahüratlara eşlik ediyor olabilirdim ama Garanti Bankası sağolsun, tüm planların içine etti. Şimdi malum, GsBonus sahipleri öncelikli bilet alma hakkına sahip. Seneye de Ali Sami Yen Spor Kompleksi'ne giriş için gerekli bu kart. Er geç alacağım bu kartı nasıl olsa dedim ve 3 hafta kadar önce GsBonus edindim.
Eski Açık'ta Madrid maçındaki coşkuya katılmak hayaliyle 3 haftadır neşelenen ben Pazartesi sabahı bu hayali gerçekleştirmek için Biletix'te sıraya girdim. 1.5 saat bekledim ve sonunda kara göründü. GsBonus kartımı uzattım, görevli aldı birşeyler yaptı, olmadı, yanındaki arkadaşı "soyadından dene bir de" deyince bir bokluk olduğunu anladım. Neymiş efendim Garanti Bankası üye numaramı Biletixe bildirmemiş, dolayısıyla işlem yapılamıyormuş. Şimdi benim sinirim yeni yeni geçti. Suç kimde diye düşünüyorum. Olay gerçekten Garanti'nin bildirmemesi ise, Garanti Bankası ve müşterisini pardon taraftarını dolaylı da olsa mağdur eden Galatasaray kulübü hatalıdır. Yok eğer Biletix söylediği onca yalana bir yenisini daha eklemiş, benim numaramı sisteme entegre etmemişse Biletix ve yine taraftarını mağdur eden Galatasaray kulübü hatalıdır. Ha ben hepsine şikayetimi lettim de çok ipleyen var mı diye sorarsanız yok tabii. Yine mağdur olan ben. Yine mağdur olacak ben.Başka maçlara artık.
Taktik anlayış son iki maçın aynısı olacak. İlk golü attık mı tur bizimdir. Gerçi Şom ağzımı açmak istemiyorum ama Hamburg maçı öncesine çok benzer bir hissiyat var içimde. Yanıltıcı bir histir umarım. Eleyelim şunları, sonrası Baros + Kewell takviyesiyle daha da güzel olacak zaten.
Haydi bastır Galatasaray !

19 Şubat 2010 Cuma

Atletico Madrid 1 - Galatasaray 1

Son 4-5 senedir bu kadar temposuz ve yavan bir maç izlemedim. Gerçi iyi oldu bir yandan rahatça maçı takip edebildim.Ertem Şener'in sesi kulaklarımdan gitmemiş durumdaydı ilk yarı bitene kadar. Yoruluyorum onun anlattığı maçları izlerken. Sesi kıssam maçın havasına giremiyorum. Kısmasam deliriyorum. Ondan sonra bir de İlker Yasin - Ermna Toroğlu ikilisi geldi ki anlatılmaz. Türk televizyonları her maçta kendilerini aşıyorlar. Birbirinden farklı özelliklere sahip, tek ortak özelliği başarısızlık olan spiker-yorumcu ikilileri görüyorum her seferde. Bir gün Levent Özçelik - Ömer Üründül bir gün İlker Yasin - Erman Toroğlu. Ya arkadaş hadi spikr zorunluluk ta, yorumcu koyma olsun bitsin. Zaten yorum diye birşey yok ortada. Onların yaptığı muhabbeti millet kendi arasında da yapıyor zaten.

Şimdi aklımda kalanlar.
Maça 0-0 için çıkmış takımımız Caner'in üstün çabasıyla planlarını biraz değiştirmek istedi ama yapılabilecek tek hamle de Caner - Giovani değişikliği olduğu için sahaya pek yansımadı bu istek. Burada ilk defa Rijkaard'a kızdığımı belirteyim. Gaziantep maçında penaltı kaçıran, yerlerde sürünen Nonda'yı oyundan almazken Caner'i şak diye çıkartması tutarlı olmadı. İki maç arasında önem farkı olması bir şeyi değiştirmez. Ha bana göre dün doğruyu yaptı ama ilk yaptığı yanlış sebebiyle bu doğru sıkıntı doğurabilir futbolcuların kafasında. Santos'un Rijkaard tarafından istendiği aşikar. Hocanın topçusu olması Rijkaard gibi güçlü birine kararlarından dolayı zarar vermez ama oyuncunun takımla bütünleşmesine, Türk oyuncular bazında, çok zarar verir ki bundan zaarlı çıkan Galatasaray olur.
Keita bir acayip adam. maçtan maça değil, maç içinde istikrarsız adam. Öyle böyle atı golünü, atınca da kendine geldi. Kanat oyuncularının performansında beklerin de büyük payı olduğundan Sabri gibi deli gibi koşu yapan bir adam ile Keita daha da iyi olacaktır.
Leo Franco dün maçta iyi oynamış, kötü oynamış orası tartışılır. Bana göre normal bir oyundur oynadığı. Ben hala güvenmiyorum, güvenemeyeceğim de. Frikikte hatalı mıdır? 10 kere izledim golü. Belki çok detaylıca izlediğim için yanılıyorum ama hatalı bence Leo. Top gelmeden sağa doğru bir hamlesi var ki bence golün yenmesiinin sebebidir. Ben kapattığı köşeden frikik yiyen kalecileri anlayamıyorum. Çok sert veya çok falsolu gelir anlarım.. Sen köşeni al, öbür köşeye atılan top barajı geçerse, top çok köşeye gitmedikçe, topu çıkarma şansın mevcut. Olur ya topu köşeye yollar, gol olur. Yesen de senin suçun değildir artık o gol.
Arda'nın formu yükseliyor. Bu takımın lideri tartışmasız ama bir tartışmasız konu daha var ki bu takımın oyun kurucusunun Elano olması gerektiği. Dün akşam en mutlu olduğum performans Elano'nun. Neill gayet iyiydi. aguero'nun yatıramayacağ adam yok. Bu yüzden Servet'in hatası çalım yemesi değil, gereksiz risk almasıdır. Temiz oynuyor denir ya, Servet'in öyle oynaması lazım.

Son olarak Lille takımında beğendiğim ve takımımıza da bulaşmasını istediğim öözelliğe de değineyim. Topu karşılayan defans oyuncusunun panik yapmadan, kafayı kaldırarak, kendine ve takım arkadaşlarına güvenerek, kısa pasla, göğüsle veya kafayla arkadaşlarına aktarması. Şişirme diye bir kavramı duymamış gibiydiler son 10 dakikaya kadar ki son 10 dakikada skoru koruma baskısıyla o hareketler normal. Bu sene Fenerbahçe'ye karşı üç adam izledim çok etkili oynayan. Eden Hazard, Miroslav Stoch ve İbrahim Üzülmez. Fenerbahçe sorunu burada aramalı. Sürekli bindiren hızlı üç adam.

18 Şubat 2010 Perşembe

Bıktım Artık !

Bugünün gazete manşetlerinden seçmeler aşağıda. Bulabildiklerim bunlar.Diğerleri de aşağıda görülen iki biçimden birinde olacaktır. Herkes istediği gibi veriyor haberi. Herkes kendi hukukçusunu bulmuş (prof. olması tercih sebebi) CMK'nın bilmemkaçıncı maddesinden alıntılar yapıyor. Herkes birbirini suç işlemekle suçluyor. Herkes kendi tıkırına bakıyor. Ben ise hepsinden iğrenmekle meşgulum. Hangi siyaset yazarını okusam 3. cümlede bir mide bulantısı başlıyor. Böyle olunca "şimdiki gençler apolitik yeaaa" oluyor ama sizin politika anlayışınız buysa ben apolitik kalmak istiyorum. Yanlış anlamayın, seçimlere katılarak, üstün demokrasimizin gereğini yapmak için, hiç bir aşamasında adaylıklarına karar veremediğim milletvekili adaylarından oyumu esirgemem tabi. Vatandaşlık görevidir sonuçta ama benim tercihim bundan sonra boş partidir. Hiç olmazsa konuşup kafamı ütülemiyorlar. "Şut çekmeyince gol kaçırma da olmuyor" diyordu ya Güvenspor teknik direktörü, onun gibi işte.Konuşmayınca saçmalamıyorlar. Aman ya akşama Cimbom'umun maçı var yemişim birbirini yemeye çalışan yiyicileri. Avrupa Fatihi geliyor açılın ulaaaaaaan.

Birgün - Yargıda Kılıçlar Çekildi
Bugün - Yargı Darbesi
Cumhuriyet - Yargıda Deprem
Güneş - Ortalık Karıştı
Hürriyet - 21.15 Depremi
Radikal - Yargı Yargının Kurdu
Sabah - Çifte Gözdağı
Yeniçağ - Kıyamet Koptu
Zaman - "Hukuka darbe kabul edilemez. Yargı reformu kaçınılmaz oldu." (Adalet Bakanı'nın sözleri)

17 Şubat 2010 Çarşamba

Yeni Teknik Direktörümüz Hiddink

Yok daha neler demiştim ilk haber çıktığında. Haber şu anda önde gelen futbol sitelerinde tüm ihtişamıyla durmakta. Frank Rijkaard, Guus Hiddink derken yakında Mourinho da gelir. Van Gaal de gelince okeye dönerler artık. Bir üst sınıfa geçmek için gerekli atılımın önemli bir parçası olacaktır Hiddink. Hem milli takımın başarısı hem de şu sıralar çokça konuşulan ligin marka değerinin artmasında önemli bir paya sahip olacaktır.
Maaşı konuşulnaya başlamadan söyleyeyim adam 7 milyon euro alıyor olsa, kimsenin gıkı çıkamaz çünkü adamın ederi o. Fazlasıyla hak edecektir o parayı zaten. Kaçırdığımız şampiyonalardan ettiğimiz zarar düşünülünce devede kulak kalıyor zaten bu meblağ.
Maddi anlamda diğer bir katkısı da futbolcu değerlerinin yükselmesiyle kulüplerin elde edeceği gelirlerin artmasıdır. Nasıl mı ? Rusya ile katıldığı ilk turnuvada yarı final oynamış olan Rusya takımından Arshavin, Zhirkov, Bilyaletdinov, Pogrebnyak, Pavlyuchenko büyük transferlere imza attılar. Bu beş transferin toplam transfer bedeli 70 milyon euro. Tabi bu isimler yetenekli, er ya da geç bu liglere transfer olacaklardı ama asla bu transferlerin toplam bedeli bu denli yüksek olmayacaktı. Buna benzer biçimde, Euro 2012 veya 2014 Dünya Kupası sonrası Arda, Gökhan Gönül, Mehmet Topal, Özer, İsmail Köybaşı, Sercan gibi isimler böyle transferlere imza atabilirler. Tabi burada bizim klüplerimizin de Zenit ve Cska gibi Avrupa'da parlamaları lazım.

11 Şubat 2010 Perşembe

Galatasaray 3 Antalyaspor 2

Bu maç, 2005-2006 sezonundaki Fenerbahçe ile oynadığımız çeyrek final 2. maçına benzedi. Maçtan sonra oynanan oyundan memnun ama buruk bir his var yine içimde. Hem defansta hem ofansta bu kadar arzulu oynayan bir takım, bir korner golü ve savunmasını orta sahaya çıkarmışken yediği bir kontra golle elendi. Burukluğun sebebi o. Antalyaspor da iyi mücadele etti ama maçın hakkının bundan daha fazlası olduğunu söylemek gerekir.
Emre Güngör - Neill tandemi iyiye gidiyor. Hakan Balta geldiğinde de defansif açıdan güvenilirliği artacak. Servet daha iyi bir stoper ama o kadar kötü kullanıyor ki topu Emre Güngör mecburen tercih ediliyor. Servet basit oynamayı kabullenmez ise sene sonnu takımdan gönderilebilir. Hem kendi kariyeri hem de kulübe kazandıracağı bonservis ile çok da uzak bir ihtimal gibi durmuyor. Uğur Uçar sakatlığı öncesi verimine yaklaşabilse idi dünkü maç 3 asist yapardı. Bindirmeleri etkili ama top adrese gitmiyor, hakkını da yemeyelim gidenler de kaleye girmiyor.
Mustafa Sarp'ın da kötü bir maç çıkarmaya hakkı var. Onun için bir şey diyemiyorum. Yalnız şu ofsayt pozisyonlarında el kaldıran oyunculara sarı kart versinler. Ya arkadaş devam etsene pozisyona. Mustafa Sarp ve Neill orada duraklamak yerine oyuna devam etse belki de golü önleyecek. Önlemese bile takip edeceksin arkadaş ya. 2. golden önce de kaçırılan 2 pozisyon var. Sonrasında da gerekli baskıyı kurdu takım ama yetmedi.
Ben gayet memnunun takımın oyunundan. Özeliikle lig için umut vermiştir. Avrupa Ligi için aynı şeyi diyemiyorum zira bu defans aksaklıkları daha çabuk cezalandırılıyor Avrupa'da. Bknz: Geçen senki Bordeaux ve Hamburg maçları.

10 Şubat 2010 Çarşamba

Cassio Lincoln Palmeiras'da


Son üç senedir o kadar transfer yaptık. Net bir şekilde söylüyorum, Kewell, Keita, Elano gibi transferler aniden patlamasına rağmen, en heyecanlandığım transfer budur. İlk defa formamın arkasına isim yazdırmışımdır. Yetenek olarak da hepsinden üstün görüyorum Lincoln'u ama yetenek her zaman kar etmiyor ne yazık ki.2 milyon euro + % 50 satıştan pay doğruysa, fazla bir zarar ettiğimiz söylenemez. 4.5 milyon euro'ya alınan bir oyuncudur sonuçta. Yıllık ücret ne olacak derseniz, Lincoln'un hatası kadar teknik idari yönetimin de hatta taraftarın da hatası var derim.

Lincoln'ün hatası daha doğrusu eksikliği kırılgan yapısı. Beş maç esip gürleyen adam Feldkamp tarafından Hakan Şükür ile birlikte kadro dışı kalınca kaybolup gitti o sene. Çünkü hocaya taktı, kafayı, samimiyetini kaybetti, silemedi o yargıyı kafasından. Ya da maç içinde kendisine yapılan bir faul verimeyince, kafayı hakeme takar onunla oynar vs. Yere de çok atlar tipik bir Brezilyalı olarak. Yönetim ne yapamamıştır, Feldkamp, Türk oyuncular ve Lincoln arasındaki kopukluğu bir türlü çözememiştir. Taraftar olarak biz ne yapmışızdır, oynamadığı zaman bile ıkınmışızdır Lincoln diye. Ben de bağırdım çok ama yanlıştı. Çünkü, herkes olgun değil bu sevgi gösterisini kaldırabilecek kadar. Ya da taraftarın Arda, Servet, Lincoln arasında bir ayrım yapmayacağını bilemez. Taraftarın çoğu zaten iyi oynadığı için değil, motivasyonunu sağlayamadığından taraftar sevgisiyle Lincoln'ü kendine getirmek istediğinden bağırmıştır.

Lincoln'ün Galatasaray kariyerini gözden geçirelim. Lincoln'ün futbol karakterinin bir sonucu olarak ya iyi ya kötü maçlar çıkarmıştır. Ortasını hatırlamıyorum. Ya gözümün pasını silmiştir, ya da fiziki ya da psikolojik yetersizliklerinden dolayı silik bir görüntü çizmiştir ama kötü oynadığı maçlarda bile estetik oyunundan bir şey kaybetmemiştir. İlk maçlar fırtına gibi esen Lincoln, uzaktan goller, asistler ki bunlar takıma yeni gelmiş özellikle bir yabancı futbolcu için takım arkadaşlarına kendini kabul ettirmek için çok önemli, mutlu mesut bir adam. Derken Beşiktaş maçı, Lincoln - Hakan Şükür - Feldkamp üçgeni, üstüne sakatlık derken küüüüüüt. Lİncoln yok. Ama bu zamanda bile kritk Gençlerbirliği maçında 88 de golü atıp maç kazandırmıştır. Sonra Feldkamp gider, 11 Metin efsanesi ile şampiyonluk gelir.

2008-2009 sezonu ile birlikte taze bir başlangıç yapma fırsatı gelir Lincoln'e. Yanına da Kewell ve Baros takviyesi yapılır. İlk maçlarda iyileşeceğinin sinyallerini verir. Çünkü, isteksizlk halini üstünden atmış, tam istediklerini yapamasa da kıpırdandığını görmek siteyene göstermiştir. Sonra artan fiziki gücü ve öndeki dörtlünün kalitesi ile şova başlamaıştır artık. O araya attıkça, Baros kaleye atıyor, Benfica, hertha, Olimpiakos geçiliyor ligde de seyir zevki yüksek, bol gollü maçlar serisi Üç Ankara serisi ile tavana vuruyordu. SOn maçta Beşiktaş'ı Lincoln'ün şovu ile dörtleyen takım devre arasına ümitvar giriyordu.

Sonra bir Gümney Amerika - afrika ortak yapımı "geç gelen futbolcu" filmi devreye girdi. Sivas deplasmanında mağlubiyet, yine Sivas'a kupadan eleniş, Lİncoln'ün kırmzı kart gördüğü Kayseri maçındaki son dakikada yenilen golle alınan beraberlik, Antalya ve Taner Gülleri pardon KOcaelispor derken suyu zaten sıcak gelen Skibbe gönderildi, erken olduğu bile bile Bülent Korkmaz geldi. Büyük kaptan, genç hoca da ilk işim disiplin yakarım moduna geçince Lincoln de devreler yine yandı.Devreler yanınca ortaya çıkan kalp ile beyin arasındaki temazsızlık yine isteksiz, ruh gibi dolaşan Lincoln'e döndü sonrası da 6 aylık boşluk ve Palmeiras.

Sonuç olarak Lincoln iyi futbolcu mudur? Kesinlikle evet. Hayır diyen Hamburg maçındaki 2. golde topun üstünden atlayan zekaya, Beşiktaş maçındaki baros'a attırdığı gole, paslarda ve top kontrollerindeki estetiğe baksın. Büyük futbolcu mudur ? Orası hayır işte bence. Çünkü bu kadar duygusal ve çabuk demotive olan birinden büyük futbolcu olamaz ama yine de LINCOOOOOOLN LINCOOOOOOOOOLN.

7 Şubat 2010 Pazar

Kayserispor 0 Galatasaray 0

Maçı izlemeye gittim, yerime oturdum. İlk cümlem "zemin ne güzel lan" oldu. Bülen Tulun da iyi zemin falan diyince ümitlendim. Ondan sonra maç başladı, Servet dışında beklenen kadro, Mehmet Topal bir 15 dakika ısındı maça. Top kaptırıyor, pası atamıyor, top kapamıyor, faul yapıyor ne ararsan var. Sonra baktım top kaybı yapan sadece Mehmet değil. Teknik olan futbolcular da abuk sabuk top kaptırıyor. Hatta top kendi kendini kaybediyor. Maç böyle uğultu içinde, durmadan seken ve şişirilen bir top ile devam etti kırmızı karta kadar.

Şimdi teknik detaya dalmanın manası yok çünkü ortada bir futbol yok.Bireysel olarak bakalım. Sağ bek Uğur defansta iyi de her top rakibe, taca. Bindrimeleri zamansız. Olması gerektiği zaman geride, gerekmediği zamanda ileride. Caner'den sol bek olmaz. Nonda'yı değil ama Alpaslan'ı fazlasıyla aradım. Solda oynayacak bir Alpaslan - Caner ikilisi gayet de iş görürdü gibi geliyor ama dediğim gibi konuşması kolay buradan. Defans ikilisi zaten iyi bir maç çıkardı. Üstüne laf söylemeye gerek yok. Mehmet Topal - Mustafa Sarp ikilisi pas ayaklarından çıktıktan sonra kendilerine boşa atmayı ne zmaan öğrenecekler çok merak ediyorum. Pası atıp bekliyorlar, bekler de hareketli olmadıkları için çok statik bir paslaşma ortaya çıkıyor ki bu paslaşmanın pozisyon üretmesini beklemek anlamsız. Arda defans arasında kaybolmuş, Elano topla buluştuğunda etkili ama çok nadir oluyor bu anlar. Keita 2. yarı savruk da olsa (bu bence takımın etkisizliğinden kaynaklandı)etkili. Dos Santos 1.5 yıldır geriye gidn bir adam olarak haliyle güvensiz ve güçsüz.

Kırmızı karta kadar da öyle ortada bir top koşuşan 22 adam şeklinde bir maç ve dengeyi değiştiren kırmızı kart. Ben bir hoca olsam ve karşıda Keita varsa kesinlikle sarı kartlı oyuncuyu değiştiririm. Adamın bilekleri çok hızlı, bir defans olarak kart görmek hiç de problem değil Keita'nın karşısında.Kırmızı kart sonrası hissedilen eksiklik ise şu. Lider oyuncu vasfı. Takımı sakinleştirip organize bir biçimde hücum etmeye çalışmak varken bu senenin hastalığı panik ortaya çıktı yine. Aslında bir an önce go latma isteğinin bir sonucu bu ama Pirelli reklamında nedir slogan. Konrolsüz güç, güç değildir. Orada Arda'nın geçen senelerde üstlendiği lider rolü üstlenecek bir oyuncu arandı. Arda yorulmuş, hem zihinsel hem fiziksel. Keita dışında diğerlerinin, Elano dahil, karakteri buna uygun değil. Sadece Mustafa Sarp en önemli özelliği hırsını ve mücadelesini orataya koyarak biraz sivriliyor o kadar. Ama buna rağmen üç pozisyon bulan bir takım. fenerbahçe'nin farkı nedense burada. Buldum mu affetmiyor. Biz ise boş geçiyoruz. Neyse, Kayseri deplasmanında puan kaybetmekte bir sıkıntı yok. İç sahalarda kayıp yaşamayalım yeter.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Yorum Yapmak Çok Kolay

Devre arası transferleri, Nonda'nın gönderilişi ve Jo'nun sakatlanması ile devam eden zincir sonrası yorumcuların çoğu aynı şeyi söylüyor. Nonda'nın gönderilmesi hataydı, biz demiştik bık bık bık. Öncelikle şunu belirteyim, yönetim eleştirilicekse, tek bir noktadan eleştirilebilir. O da yerli santrafor alamamasıdır ama o seçeneğin gerçekleştirilmesinin de çok kolay olmadığına değineceğim.

Yorumcuların düşünmesi gereken bir şey de şu. Teknik direktör ve yönetim bir noktada kesin karar vermek ve uygulamak zorundalar. Yani, yorumcular ve teknik kadro arasındaki bu oyunda yorumcular lehine bir asimetrik bilgi durumu mevcut. Yani yorumcular Jo sakatlanınca biz demiştik diyebilirler, Nonda satılmasa kalsa ve son maçlardaki gibi kötü performansını sürdürse bu sefer de "niye Nonda'nın yerine forvet alınmadı, koskoca klubün bir forvet alacak gücü yok mu" diyeceklerdi. Yorumcular böyledir evirir çevirir, oynar, zıplar, hoplar. Teknik kadro ise kararı verdi ve bitti. Tutup Gio'ya yanlışlık oldu abi biz Pavlyuchenko için görüşecektik karışıklık olmuş bizim tercüman bire bin katıyor zaten diyecek halleri yok.

Gelelim yerli santrafor meselesine. Alınabilecek yerli santraforlar. Sercan Yıldırım, Mustafa Pektemek, Halil Altıntop, Fatih Tekke. Sercan ve Mustafa hem yetenekli, hem genç hem de yabancı kontenjanı sebebiyle pahalı oyuncular. Fatih Tekke- Trabzon ilişkisi malum. Halil-Hamit ikilisi Türkiye'yi düşünmüyor. Bir de Hasan Kabze var aklıma gelen ama düşünüldü mü, olabilecek bir transfer mi fikrim yok. Özetlemek istediğim bu iş öyle bir yeli forvet alınamaz mı dan daha zor bir iş.

Gelelim Gio işine. Gerekli miydi sorusu sıkça soruluyor. Bazen çok gerekli olmasa da elinizde parlayabilecek ,fm tabiriyle wonderkid, oyuncular için (şu anki teknik direktörünüzün elinde pişmişse bir de) ekstra harcama yapmaktan çekinmemelisiniz. Yönetimin yaptığı da budur. Risk alınmıştır evet ama gençlere yatırım yapmadan da karşılığını alamazsınız. Hep diyoruz ya Porto, Lyon alıp alıp satıyor. Galatasaray da şimdi benzerini yapmaya çalışıyor işte. Ne var bu kadar cıngar çıkaracak.

Son olarak sene başından beri sabır diyen zatlara: Sabır anlayışınız 6 ay mı sizin ?

5 Şubat 2010 Cuma

Gheorghe Hagi


Anlatılamayacak biri. Efsane tanımına bu kadar uygun olunur. Tek söyleyebileceğim şu. Fanatiği olduğunuz takımın bir futbolcusu, klup tarihinin ilk Avrupa Kupası final maçında kırmızı kart görüyorsa ve siz ona kızamıyor, sinirlenemiyorsanız kırmızı kart gören o futbolcu Hagi'dir.Bu arada Bilbao'ya ne çaktıydı ya :)

İyi ki doğdun be !!!

4 Şubat 2010 Perşembe

Yeni Futbol Kuralları İstiyorum

Jo da sakatlanınca artık bu isteğimin daha haklı olduğunu düşünüyorum. Öncelikle, sadece dünkü maçla alakası yok bu isteğimin. Genel olarak TSL ve Bank Asya Ligi maçları sonucu ortaya çıkan bir istek. Peki nasıl kurallar?. Tabii ki yeni bir futbol ekolü yaratabileceğimiz kurallar. Boks-karate-güreş gibi sporlardan da ilham alarak oluşturacağımız bu ekol büyük ilgi görecektir ve hatta yeni bir spor dalı olarak tüm dünyada benimsecektir. Çünkü modern futboldaki kart uygulaması bizim futbol ekolümüz için büyük engel.Onun için yeni ekol oluşturma hayalim suya düşüyor ama yeni bir spor dalı olarak sevilebilir bu yeni oyunumuz.
Kurallar basit ve aslında futboldaki kuralların biraz evrilmiş hali. Futboldaki kurallardan farklı olarak tekme, çekme, itme, yumruk gibi futbolu daha da güzelleştiren hareketler, taammüden adam öldürme amacı yoksa, serbest.Yasalarda uygun değişikliler yapılırsa bu ibareye de gerek kalmaz. Kartlar yerinde duruyor ama standardizasyon biraz farklı. Yunus Yıldırım * 3 standardı ile yönetilecek karşılaşmalar. Örnek verirsek, futbolcuya kasti tekme serbest. Sadece ayak bir yerden kırılırsa faul, iki kere kırılırsa sarı kart, futbolcunun futbol hayatı biterse kırmızı kart. Adam ölürse 3 maç müsabakalardan men. Ne gerek var ucuz kartlara. Adam da o kadar teknik olmasın arkadaş. Çalım atıp duran artis topçunun karşıdakinin sinirini bozarak ruh sağlığını etkilediği hiç düşünülmüyor! Elle ve kolla topa temas etmek yasak, rakip futbolcuya istediğin gibi temas edebilirsin. Ama burada futbolun güzelliği açısından tekniği yüksek boksçular futbolculuğa devşirilirse daha şık hareketler izleyebiliriz.
Hakemlerimizin de performansının bu yeni sporla birlikte artacağını düşünüyorum. Çünkü bu yeni kurallar hakemlerimize daha uygun. Kart göstermeyi pek sevmiyorlar zaten, bu kurallarla da pek ihtiyacı olmayacak hakemlerin kartlara. Maçlarda en iyi ihtimalle bir kart çıkaracakları için de, kart çıkarma sırasında harcayacağı enerjiyi minimuma indirmiş ve kondüsyonunu tüm maça yayma olanağı bulmuş olacaklar.
Yeni kuralların bir diğer olumlu etkisi ise şu. Süper ligimizi Üç Büyüklerin hegamonyasından kurtarmak. Bu kurallarla, Denizlisipor, İ.B.B ve Ankaragücü gibi takımlar şampiyonlukta söz sahibi olacaklardır. Bunun yanısıra biraz sert geçmesi beklenen karşılaşmalar sonucu sakatlanan futbolcu çokluğundan takımlar 23 kişilik kadrolarla yetinemeyecek şimdiki Ankaragücü gibi 40-45 futbolcuya ihtiyaç duyacak, işsiz sayısı azalacak, futbolcu olma eğilimi de bir yandan artacağından (aranan şiddet eğilimi, kavga gibi etmenler çoğu gencimizde ve hatta milletvekillerimizde bile olduğu için) yeni denge durumunda ücretler düşecek böylece gelir dağılımının normalleşmesi ile halkın da "bok gibi para kazanıyorlar, oynasın ibneler" şeklindeki düşünceleri değişecek, mutlu mesut toplum yapımız için çok öenmli bir temel atmış olacağız.
Yeni sloganımız da hazır. " Yaşasın Kasap Futbol "

2 Şubat 2010 Salı

Adam Ol Len !



Daha çooook ağlarsın sen bu kafayla. Hata yapılır da böyle hata yapılmaz. Eşini aldattın, eşini takım arkadaşının sevgilisiyle aldattın (hatta Bridge ile tekrar barışmaları için "tavsiye"lerde bulunduğu dedikoduları da var ama magazin basınının uydurma kapasitesini düşününce bunu atladım), üstüne bir de en acımasız magazin muhabirlerine sahip olduğu söylenen İngiltere'de yakalandın. Bu kadar hataya gol olur elbette. Kaptanlığı alınabilir Terry'nin.
Olay sadece "eşini aldatma" olsa özel hayat der geçersin ama milli takımdan arkadaşının sevgilisi işin içine girince olay tamamıyla değişiyor. İster istemez oyuncuların, özellikle Chelsea dışındakilrin, Terry'e olan bakışı değişecektir. Bu durumda kaptanlık konusunun gündeme gelmesi anormal değil. Belki de ben saçmalıyorum, adamlar gayet normal karşılıyor.
Son olarak da şunu söyleyeyim. Arkadaşım evlenmeyin işte erken. Kıçınız başınız durmuyor işte, o olgunluğa erişemediysen evlenme. Bak keyfine, kimse karışmasın sana. Bak Kazım, Santos kelepçe falan takılıyorlar işte :)

Barış Manço - Kazma



Diyeceğim o ki kişi yetinmeli
Yaşam dediğin kısacık bir çizgi
Namus,şeref,onur hepsi güzel ama
En önemlis helal alın teri

Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür dersen
Kaz gelen yerden tavuğu esirgemezsen
Bu kafayla bir baltaya sap olamazsın ama
Gün olur sapın ucuna olursun kazma

Patla Artık Aydın Yılmaz

Konya maçında golü attığı an unutulmazdı. 50-60 metreden gelen topu önüne alışı, düzeltişi, köşeye muhteşem vuruşu hala akılmda ama aklımda bir o bir de Maccabi netanya maçı kalmış. Çok ümitlendim, bu sene başında Rijkaard faktörüyle hala ümitliydim ama artık ümitvar olmak için son 4 ay. Bu artık son şansı ve Eskişehir ,özellikle iç sahadaki başarılı görüntüsüyle Aydın için uygun bir takım. İBB denemesi olmadı, umarım burada olur da bir yetenekli Türk genci daha heba olmaz.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Neill, Jo ve Dos Santos


Beklentilerimin üstünde bir ara transfer dönemi oldu benim için. Açıkçası ben Nonda'nın yerine bir forvet ve yerli bir stoper bekliyordum fazlasını değil.
Öncelikle Neill. Hiç izlememiştim kendisini, izlemişsem de hatırlamıyorum ama ilk maçında bazı futbolcular kendini belli eder ya, Neill da öyle işte. Sağlam, güvenli, kendinden emin.


Jo ise tam sürpriz oldu. Çok sevdiğim bir forvet. FM serisinin etkisiyle de Zarate, Dos Santos ve Jo için 2007 U-20 Dünya Şampiyonasının çoğu maçını canlı izlemiştim. Jo büyük hayalkırıklığı yaratmıştı ama Zarate, Giovani Dos Santos ve o zaman tanımadığım Fenin ve Maximiliano Moralez futbollarıyla iz bırakmıştı. Moralez'in pırpır yapısı Zarate'nin bitiriciliği, Fenin'in kuvveti, Giovani'nin de tekniği göze çarpıyordu. "Bu mu lan Jo" derken 24 Milyon e'ya Manchester City'e transfer olunca bir kez daha takip listeme aldım am gelişmesi yine kaydedeğer olmadı. Şimdi Baros ve Kewell gibi bir sıçrama arıyor ve bu takım düzeni içerisinde bunu yapması yüksek bir ihtimal.


Giovani da aslında Jo'ya benziyor bu konuda. Kariyer olarak Jo'dan farkı ise şu. Jo Cska'da iki sene düzenli bir şekilde oynayıp gollerini sıralamışken, Giovani böyle bir fırsata sahip olamadı. Bu şansı yakalamak için Tothenham'a gitti ama orada da başaramadı. Ben burada Tothenham'ın klasik 4-4-2'sinin ve forvet bolluğunun kurbanı olduğunu düşünüyorum. Dos Santos 4-3-3'ün kanatlarında veya 2. forvet olarak oynayabilecek bir futbolcu benim izlediğim kadarıyla. Daha 21 yaşında olan ve Rijkaard referansıyla alınmış bir futbolcuya hayır demek biraz zor. Kewell kalacak garantisi verildikten sonra herkes güle oynaya kabul ederdi zaten bu adamı.



Şimdi Kewell konusuna gelirsek. Bence Kewell kalacak. Bu UEFA için elde kalan tek forvet Nonda geyiği de iyice sıkmaya başladı. Lan adam oynamıyor ki elde kalan tek forvet olsun. Ayrıca Keita, Gio ve hatta Arda daha verimli olacaktır bu haliyle. Nonda zaten kalsa bile 6 ay sonra gideceğini bilmiyor mu? Salak mı bu adam? Değil. O zaman gidecek adam kesinlikle Nonda olmalıdır. Kewell da ayrılabilir sene sonunda ama bu yabancı kontenjanından dolayı olmayacaktır. İngiltere'den alacağı daha iyi bir teklif ancak Kewell'ı ayırabilir. Türkiye'de başka bir takıma gitmediği sürece Kewell her zaman büyük adamdır, aksi takdirde büyük topçu :)